The Wall ve Pink Floyd üzerine bir yazı

1 Posted by - 23 July 2013 - ALBÜM

Bugün 20. yüzyılı en iyi anlatan 100 temel eser listesi hazırlansa, Pink Floyd’un “The Wall”unun o listede üst sıralarda yeri hazır. Yalnızlaşmanın, yabancılaşmanın albümü 30. yılında hala geçerli mesajlar taşıyor (2009’da Milliyet Sanat’ta yayımlanmıştır.)



1987 yılında Pink Floyd’un isim hakkına dair mahkeme sonuçlanmış ve grubun ön adamı Waters gruptan tamamen uzaklaşmıştı. Gitarist David Gilmour, klavyeci Richard Wright ve davulcu Nick Mason artık Pink Floyd adı altında albümler yapabilir konserler verebilirlerdi. Roger Waters’a kalan tek şey ise eski şarkılar üzerindeki telif hakkı ve konserlerde kullandığı, kendi buluşu olan uçan şişme domuzdu.
Yıllarca süren ve diğer üyelere muhtelif eziyetler çektirdiği bir sürecin ardından Waters, sonunda her şeye o kadar yabancılaşmıştı ki gruptan da ayrılmıştı. Gilmour ise onsuz ilk konsere şişme domuzla çıkmış ancak Waters dava açmasın diye domuza orijinalinde olmayan bir çift taşak eklemişti. Pink Floyd’un son 10 yılında Waters’ın egosuyla gruba yaşattığı “cehennem”in intikamı, ayıptır söylemesi bu “eklemede” gizliydi. 
Waters bu olayı gülerek anlatıyor sonradan verdiği bir röportajda. Şimdi artık sular durulmuş olsa da aslında çok şey değişmiş de değil. Pink Floyd her zaman derin ayrılıkların, yabancılaşmanın ve birbirine tahammül edemeyen dört üyenin enerjisiyle doluydu. Bu durum hem dehası, hem de lanetiydi grubun.
The Dark Side of the Moon, Wish You Were Here, Animals hep yabancılaşmaya dair albümlerdi. The Wall’da ise çatırdama başlamıştı. Öte yandan Waters’ın söz yazarı ve besteci olarak da şahikasıydı The Wall. Daha sonra kimilerine göre ne Waters ne de Pink Floyd daha iyi bir şey yapamadı. Grubun bu en tartışmalı, en tanınmış, teknik olarak en son ve en büyük hayranları arasında bile fazla popüler bulunduğu için eleştirilen albümünün bu yıl 30. yılı. Yakından bakılmayı ve hafif deşilmeyi hak ediyor. 



***



The Wall, eğer çok özetle söylemek gerekirse Pink isimli bir rock yıldızının hikayesine odaklanıyor. Bu Pink’in Roger Waters olduğuna şüphe yok. Pink, İkinci Dünya Savaşı sırasında çocuk. Babasını savaşta kaybediyor. Annesi onu büyütüyor. Çok korumacı. Hem babasızlık hem aşırı ilgili anne onu daraltıyor. Okula gidiyor, nefret ediyor. Toplumda nerede baskı görse oradan tiksinerek kaçıyor. Neticede kaça kaça bir yere de varamıyor. İnsanlardan nefret etmeye kadar varıyor işler. Pink yavaş yavaş, teker teker, usul usul, yaşadığı her hayal kırıklığının ardından bir tuğla daha koyuyor duvara. Albümün sonunda duvar yükseliyor ve onu dünyanın kalan kısmından izole ediyor. Amacı da bu zaten.
Bu duvar teknik olarak Roger Waters’ın hayali olan duvar. Onun, kendini tiksindiren dış dünyadan soyutlanmak için inşa ettiği duvar. Bunu anlamak için zamanda geriye gitmek gerekiyor. 1975’deki Wish You Were Here albümün hazırlandığı döneme…




Gilmour 1975 tarihli Wish You Were Here albümleri için “yabancılaşma üzerine bir albümdü” diyor bir röportajında. “Birbirimizle uzun zaman görüşmemiştik ve fikirlerimiz farklılaşıyordu. Aynı grubun üyeleri olsak da kimi zaman birer yabancı gibi olduğumuzu fark ediyorduk. Albümü tamamen yabancılama fikri üzerine bina ettik.”
Öyle ki grup provalarda sırtları birbirlerine dönük şekilde bir daire oluşturuyor ve üyeler birbirlerini görmeden enstrümanlarını çalıyordu. Albümünü başarısı biraz da bundandı. Gerçekten ve içten bir biçimde yabancılaşmanın altını çiziyordu. Yaşadıklarını yansıtıyorlardı sadece.
Waters işte o dönemde kendi duvarının tuğlalarını dizmeye başladı. Gilmour’u yavaş olmak ve yeteri kadar üretken olmamakla suçluyordu. Wright’ı zaten hep gözardı ediyordu. Ne fikrini soruyor ne de onunla konuşuyordu. Sonunda da gruptan attı zaten. Mason’ın davul çalamadığını söylüyor ve sürekli hırçın bir şekilde ortalıkta dolanıyordu. Çoğu zaman provalar “sen bunu çal, sen şunu şöyle yap” diye ortalığı inleten Waters’ın direktifleriyle geçiyordu. The Wall’un albüm kayıtları diğer Pink Floyd albümlerinden farklı olarak tamamen “Waters ne derse o” şeklinde bir havada geçmiştir. Ve sonuç grup açısından kötü, müzik açısından iyi olmuştur.
Peki ama neden? Waters iyiydi, hızlıydı, ne yapmak istediğini biliyordu. Gilmour da yaratıcı biriydi ama tarzları farklıydı. David Gilmour’a kalsa albüm bitmeyecek, belki de hiç olmayacaktı. Çünkü Gilmour bir şarkının bir solosunu nasıl atacağını hesaplarken, Waters cebinde yazılı ve bitmiş halde bir sürü besteyle geliyordu. İtiraz edenlere de o zaman siz yapın getirin diyordu. Ve elbette kimsenin böyle bir yeteneği yoktu. Grup üyeleri hayatlarından bezmiş, çoğu zaman tatsızlık çıkmasın diyerek ya da grubun devam etmesi için daha ne kadar fedakarlık yapmaları gerektiğini düşünerek zaman geçiriyorlardı ve kimse mutlu değildi. David Gilmour ise Waters’ın en büyük rakibiydi. Çoğu zaman ona karşı çıkan ya da itiraz eden tek üyeydi. O da bir noktada müziğe katkıda bulunmaya çalışarak bütün olan biteni görmezden gelmeyi tercih ediyordu. Daha sonra bir röportajında “20 yıl boyunca Pink Floyd adı tanınsın diye uğraştm. Artık kendim için bir şeyler yapmak istiyordum” diyecekti. Yaptı da. Pink Floyd’a sahip oldu. Waters’sız…



***

Eğer Wish You Were Here yabancılaşmanın başlangıcıysa, The Wall son noktayı koyuyordu. Pink Floyd 1977’de en mükemmel işlerinden biri olan Wish You Were Here’i çıkaralı iki yıl olmuştu. Animals bir ara albüm olarak yayınlanmış ve grup turneye çıkmıştı. In the Flesh adındaki turne aslında aralarındaki anlaşmazlığın artık tahammülsüzlüğe dönüştüğü bir süreçti. Waters herkese söyleniyor, hiçbirşeyi beğemiyordu. Sonradan bu hırçınlığının nedenlerinden birinin çok iyi bit gitarist olan Gilmour’a bas çalışının bir türlü beğendirememesi olduğunu anlatacaktı. Waters bir konserde seyirciden o kadar memnuniyetsiz kalmıştı ki sahne önündeki birine tükürmüştü. Ve sahne şovunun bir parçası olarak bir duvar inşa etmeyi ve seyirciye görünmeden çalmayı planlamıştı. The Wall bu noktada bu hayalin hayata geçmesidir.
İronik olansa grubun yıllar sonra bu duvarı törenlerle yıkması ve bunu sembolik bir anlamı olan önemli anlara denk getirmesi. Mesela Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından verilen konserde duvarın yıkılışı hafızalara kazınmıştır.

Waters bugün tek başına çalışıyor. Pink Floyd ile iki yıl önce Live Aid için bir araya geldiler ve bir iki şarkı çaldılar. Ama artık müzik yapmak için bir araya gelmeleri mümkün değil. Wright 2008’de hayatını kaybetti. Mason ve Gilmour ise Pink Floyd’u hala devam ettiriyor ismen de olsa. Gilmour solo projelerinin peşinde, hayalindeki müziği özgürce yapıyor, sosyal sorumluluk projelerinde yer alıyor.
Waters birkaç yıl önce The Dark Side of the Moon albümünü baştan sona çaldığı bir konsept turneye çıkmış ve İstanbul’a da gelmişti.
Şimdiki hedefi ise 2011’de bir The Wall turnesine girişmek. Ve The Wall’u artık duvar örmek için değil, yıkmak için kullanmak. Bir süredir Batı Şeria’da konser vermek ve buradaki duvarın kalkmasını sağlamak için çalışıyor. Burada gerekli izinleri alamadığı için sıkıntılı.
Yapmamız gereken, 30. yıl anısına albümü koyup baştan sona dinlemek. 2011’de Waters’ın The Wall’u söylemek üzere gelmesini beklemek. Fena bir hayal değil. Benden size bir fısıltı: Kimseye söylemeyin ama gerçek bile olabilir.

The Wall neden önemli?

1979. AC/DC, Highway to Hell albümünü yayınlamış, Abba Voulez-vous demiş o yıl. Buggles’ın Video Killed the Radio Star’ı listelerde ilk beşte. Bir numarada Blondie’nin Heart of Glass’ı var. 80’lere doğru keskin bir viraj var ama daha dönüşün çok başında her şey. 80’ler kendini hissettirse de genel olarak 70’ler hüküm sürüyor. Hem de her şeyiyle. 
O yıl Pink Floyd, The Wall albümünü yayınladı. Bugün bu bahsettiğim albümleri alın dinleyin, bir de The Wall’u dinleyin. İkincisinin “zamansız” olduğunu göreceksiniz. Zamansız, yani dönemsel modalardan ve trendlerden bağımsız, evrensel hikayeler anlatan, bugün bile hala geçerli olan analizler barındıran, toplumsal eleştiriyi ve bireysel yalnızlaşmayı derinden hissettiren bir albüm bu. “Mother”, “Goodby Blue Sky”, “Comfortably Numb”, “Another Brick in The Wall”lar…
aynı zamanda sözünü sakınmayan, “Trial”, “Bring the Boys Back Home” gibi sisteme lafını sokan bir albüm.
Bugün 20. yüzyılı anlatan 100 albüm listesi yapsanız The Wall üst sıralarda yer almalı. Ya da mesela 100 temel eser misali herkesin diskografisinde (yani iPod’unda) bulunmalı.

5 Şarkıda The Wall



Another Brick in The Wall Part II
Herkesin çok yakından tanıdığı meşhur: “Eğitim istemiyoruz / zihinlerimizin kontrol edilmesini de / Öğretmenler bizi rahat bırakın” dizelerinin olduğu şarkı. Çocuklar farklı farklı girer ve makineden geçerek tek tip çıkarlar filmde… Aslında uzun bir introyla girer ve yine David Gilmour’un uzun solosuyla biter. Eğitime fena çakar Waters. Söylediklerinin bugün için geçersiz olduğunu kim söyleyebilir ki?



Bring the Boys Back Home
Orduya ve savaşa eleştiri. Savaştan dönen yılgın bitkin askerler. Sevdikleriyle kucaklaşıyorlar. Pink babasını bekliyor. Kimse gelmiyor. Travmatik bir an.

Nobody Home
Modern hayat dediğimiz ve seçeneklerle dolu olduğu ısrarla söylenen şeye okkalı bir küfür niteliğinde. Televizyondaki kanallar arasında seçme hakkı. Tüketim dünyası… Yalnızlaşma…



Don’t Leave Me Now

Albümün en karanlık şarkılarından biri. Yalnızlık ve terk edilmek üzerine. Konsepti ve ruhu çok iyi veriyor.



The Trial
Sözleriyle öne çıkan ve albümün rock opera karakterini yansıtan bir şarkı. Pink’in hayatı mahkemede yargılanıyor. Sisteme karşı birey. Savunma zayıf. Ceza: Duvar örülecek ve suçlu tecrit edilecek… 





İzleyin

The Wall filmi

1982 yılında çekildi. Albümün uzun metrajlı bir klibi olarak tasarlandı. Yönetmen Alan Parker, başrol oyuncusu Bob Geldof’tu. Waters filmin tamamen kendi tercihleri doğrultusunda ve albüme sadık kalınarak hazırlanmasını istemiştir. Film pek çok sahnesiyle popüler kültürün ikonik sahnelerini barındırır. 



Mehmet Tez

1 Comment

Leave a reply