Hey! Douglas: “Bir hazine arşivlerde çürüyor”

0 Posted by - 23 April 2019 - ALBÜM, RÖPORTAJ

Müzisyen ve prodüktör Yasin Vural’la Hey!Douglas projesinin ilk albüm “Marşandiz”i konuştuk: Unutulmaya yüz tutmuş şarkılar var. Israf olmaya doğru giden şarkılar diyorum ben buna. Bunlara ikinci bir hayat vermek mümkün ama fonogram haklarını çözemediğimiz için bir hazine arşivlerde kapalı kalmış, çürüyor.

Yasin Vural ile Hey’ Douglas albümü “Marşandiz” için görüşüyorum. Yasin son yılların en başarılı ve orijinal müzik projelerinden biri. Hey’ Douglas projesiyle tanınıyor. Bu isim altında ilk albümünü yayınladı. Ancak bu albüm beklendiği gibi, daha doğrusu onun arzuladığı şekilde sample’lar içermiyor. Enstrümental bir albüm.

“Niyetim sample’lı şarkılar yapmaktı, sanırım Hey! Douglas’tan bu bekleniyordu” diyerek başlıyor Yasin Vural, “Marşandiz” albümünü anlatmaya. Yasin’e sanırım bir DJ ya da müzik insanı olmasından başka, bir tür kültür üreticisi, veya “kültür geri dönüşümcüsü” olarak da bakmak lazım. Yerel ve globalin ince sinir uçlarında dolanıyor. Bu karışık, karmaşık alanda özel alanlar keşfedip kurcalamayı, toplumsal hafızamızı uyarmayı, bizde yer etmiş şarkıları yeniden üretmeyi seviyor. Bunu yaparken Türk pop, halk ve sanat müziği arşivlerini kurcalayarak ya da bizzat yollara düşüp kayıtlar alarak yapıyor. Elde ettiği birikimi yeni nesillere aktarıyor.

Red Bull’un bir kültür projesi olan “Searching For Sound” adlı belgeselde yer almış, Anadolu ve Orta Asya’ya kadar giderek halk ezgilerimizin kökenlerine bir yolculuk yapmıştı. Dünyanın dört bir yanından müzisyenlerin bir araya gelerek müzik üreteceği bir müzik kampını hayata geçirmekten bahsediyor (fikir, birlikte çalıştıkları prodüktör ve müzisyen Tolga Böyük’ün (Islandman projesinden de tanıyabilirsiniz) Danimarka’da katıldığı benzer bir kamptan çıkmış. Konuşmamız sırasında sık sık işinin müzik değil kültür olduğunu anlatmaya çalıştı Yasin.

Albümün arka planından bahsedermisin biraz?

“Hey! Douglas projesi, 2013’te Ankara’dan İstanbul’a geldiğimde, stüdyo tadilattayken boşlukta kaldığım dönemde çıktı. Eski Türkçe şarkılardan sample’lar alarak kayıtlar yapmaya başladım. Sonra bunları canlı performanslarla sahnede sundum. Büyük ilgi gördüm. 2018’e kadar da hep konserler yaparak geldim. Hepsi neredeyse ful geçti. O sıralarda her şey iyiydi. Plak şirketleri bana hard diskler dolusu şarkı gönderiyordu. ‘Bizim de şöyle kataloğumuz var bunları da kullan, senin yaptığın şeyleri gençler dinliyor beğeniyor bizim şarkılar da böylece değer kazanıyor” diyorlardı. Albümü kaydetmeye karar verdiğimde işler değişti.

Ne oldu?

Şirketler bu hard diskleri geri istediler. Bugüne kadar 300 tane şarkı yapmışım eski şarkılardan melodileri sampleları kullanarak. Ancak hiçbirini albüme koyamadım. Çünkü gerekli hakları ve izinleri alamadım. Daha çok şununla karşılaştım: ‘Sana verdiğim hard disk var ya onu bana geri verirsen sevinirim.’

Neden bir anlaşma yapılamadı?

Kaç lira diye soruyorsun? Kimisi diyor 5 bin lira. Kimi diyor 10 bin. Ya da diyor ki bu çok tutabilir, o zaman 100 bin lira. Yani saçmasapan bir şey. Bu işte bir piyasa yok, kural yok. Herkes ne tutturursam peşinde. Mesela “Yaradana Kurban” şarkısını Olacak O Kadar skeçlerinden birinde duydum. Aldık baştan kaybettik, efektler koyduk. Parçayı çalmaya başladık, soundcloud’da yayınladık. Orijinal versiyonu bir banka reklamı ve sinema filminde kullanıldı. Ben bu şarkının sahibine 80-90 bin TL para kazandırmışımdır. Fakat sonra o kişi bizi şikayet etti. Bizim şarkıyı yayından kaldırttı. Telefon açtım: “Abi dedim biz senin şarkını kendi imkanlarımızla şu skeçten bulduk şöyle yaptık bu hale getirdik. Bu şarkı duyuldu beğenildi, senin orijinalin değerlendi, bu sayede para kazandın. Bunlardan haberin var mı? “Benim şarkımı Youtube’a koyuyosan bana bir 10 bin lira ver” yanıtını aldım. Böyle böyle şeyler beni küstürdü.

Erkin Koray mesela avukatlarıyla müdahale etti “benim şarkımı nasıl deforme eder” diye. Halbuki ondan kullandığım şarkı “Estarabim” de onun şarkısı değil ki. Lübnanlı bir besteciye ait. En son Cem Karaca’nın şarkısını sample yaparak yayınladım. Emrah Karaca aradı, “çok beğendim kullanabilirsin” dedi. Buna çok sevindim. “Tamam o zaman ben hazırlıyorum” dedim. “Ama dedi fonogram hakları Yavuz Plak’ta sen onlarla bir görüş”. Telefonlarıma bile çıkmadılar. Avrupa Müzik’e devrolduğunu öğrendik. Gittik onlarla görüştük. “Çok seviyoruz senin işlerini tabii” falan dediler. Sonra ne bir geri döndüler ne de telefon açtılar. Daha sonra bu şarkı için Can Gox’la görüştüm. Çok güçlü bir sesi var. O okudu (“Deterjan” adlı şarkı). Arkasından Gaye Su Akyol’la “Ayva Çiçek Açmış”ı yaptık. Göksel ile sıfırdan bir şarkı yaptık (“Duruyor Dünya”).

Neler hissediyorsun bu tecrübenin ardından?

Topluma malolmuş şarkılar var. Artık unutulmaya yüz tutmuş şarkılar. Israf olmaya doğru giden şarkılar diyorum ben buna. Bunlara ikinci bir hayat vermek mümkün ama fonogram haklarını çözemediğimiz için bu mümkün olmuyor. Bir hazine arşivlerde kapalı kalmış, çürüyor. Amerika’da bu sistem böyle olsa hip hop diye bir müzik olmazdı. Hip hop sample’larla oluşan bir müzik. Ben hip hop çıkışlı olduğum için şarkılardan bölümler alıp kesip biçmek çok normal geliyordu. Amerika’daki adam bunu çözüyor. Zamanında sorunlar yaşanmış, ama meslek birliktleri ve edisyon firmaları bunu çözmüş. Şimdi Jay-Z müzik yaparken ben bu sample’ı alabilir miyim diye düşünmüyor. Kendi sanatsal özgürlüğü içinde hareket ediyor.

Bizdeki sorunun temelinde ne var?

Türkiye’de plak şirketlerinin bugün sanatçıya söylediği ve sunduğu hala “bizim paramız var size imkanlar sağlayabiliriz”. Biz onlardan çok şey beklemiyoruz. Dünyayı takip etmelerini ve plak şirketleri ne yapıyorsa onu yapmalarını bekliyoruz. Yurtdışında sanatçının bu tip sorunlarını çözüyor plak şirketi. Sen de benim sorunumu çöz. Sırtımı yaslayabileceğim bir şirket olmak zorunda. Benim kullandığım sample’ı clear etmek (kullanım haklarını çözmek) zorunda.

Kendini müzikal anlamda nasıl bir yerde görüyorsun?

Ben bu işi eğlenerek yapmaya başladım. Sonra üzerime bir sorumluluk bindi. İşin müzik yanı dışında kültür yanı daha önemli olmaya başladı. Kültür ile ilgili bir sorumluluk yüklendi bana. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’na elektroniklerle eşlik etme fırsatı buldum (Besteci Ekin Eti’nin bakır üflemeli çalgılar, elektronikler ve orkestra için yazdığı Aşık Veysel “İnsanlık Davası” adlı eseri) valla ağlamamak için kendimi zor tuttum. Kocaman bir salon orkestra çalıyor Aşık Veysel’in sesini ben veriyorum üzerine. İnanılmaz bir deneyimdi. Mesela şu anda amacım Hey! Douglas’ın bir sonraki albümünde bir Türk Halk Müziği korosunun yerel türküleri elektronik müzik ve beat’ler eşliğinde söylediği bir ortam yaratmak. Aşık ve mahalli sanatçılara inmek istiyorum. Yani Erkin Koray, Barış Manço değil işin daha kökenine girmek niyetindeyim. Albümün adını “Aşık” koymak istiyorum.

Başka neler var gündeminde? Nelerle uğraşıyosun?

Yağmur Kızılok, babası Fikret Kızılok’ın “Leylim” adlı şarkısının kullanım haklarını verdi. Bunu yayınlamaya hazır hale getirmeye çalışıyorum. Netflix’in orijinal yapımı “Muhafız”ın müziklerini yaptık. Ekin Eti, Tufan Aydın, Tolga Böyük’tan oluşan bir ekip birlikte çalışıyoruz. Bu konuyla ilgili Los Angeles’tan çok güzel geri dönüşler ve yorumlar geldi. Yeni sezon için de müzikleri tamamladık. Önümüzdeki yıl Sonar, Sziget ve adını daha az duyduğumuz ama önemli pek çok festivalde yer alma ihtimalimiz var. Bunlarla uğraşıyoruz. Ama şu an stüdyoda daha fazla zaman geçirmem gerekiyor.

Mehmet Tez, Milliyet

No comments

Leave a reply