BU AKŞAMKİ KONSER ÖNCESİ TUNNG’DAN MIKE LINDSAY’LE KONUŞTUK

0 Posted by - 21 February 2014 - KONSER, RÖPORTAJ

Bu akşam Salon’da ‘folktronica’ adı verilen türün pek sevgili temsilcisi Tunng’un konseri var. Grubun kurucusu Mike Lindsay’e birkaç sorumuz oldu…

Elektronik müziği akustik enstrümanlarla, folk müzikle bir araya getirmek 2000’lerin başında taze bir açılımdı. Tunng’la tanışmamız da o günlere tekabûl ediyor. Yıllar içinde folktronica adıyla anılan başlı başına bir müzik türüne dönüştü, kendi klişelerini yarattı. Ama hala ‘son kullanma tarihi geçmiş’ gibi tınlamıyor. Ne dersin?

2004’te sadece Sam Genders’la birlikte başlattığımız, stüdyodan burnumuzun ucunu dahi çıkartmadığımız bir projeydi Tunng. Soho’da bir bodrum katına kapanıp elektronik seslerle folk müziği birbirine karıştırarak deneyler yapıyorduk. 2005’te altı kişilik bir ekibe dönüştük. O tarihten bu yana da 5 albüm kaydettik. Her biri bir öncekinden farklı 5 albüm. Bir garip, standartın dışında, ama kafası da karışık pop uzmanlığına sahip artık Tunng.

Son albüm “Turbines”in en büyük farkı neydi peki sence?

Organik yapısı albüme progresif bir hissiyat kattı. Londra’daki Benge stüdyolarında, ki orayı bir analog synthesizer müzesidir, geçirdiğimiz üç hafta albüme bilim-kurgu havasını verdi. Sözlerdeki hayali köy de eklenince gelecekte geçen bir albüm çıktı ortaya.

Albüm geçen yaz çıkmıştı. Şu sıralar yeni bir kayıt beklemeli miyiz Tunng’dan? Yoksa daha erken mi?

Şimdilik daha çok turne görünüyor planlarda. Yazın da birkaç festivalde çalacağız. Yeni şarkılar için kesemizi güzelce bir doldurmamız lazım. Belki bir işbirliği projeye kalkışırız. Mükemmel olurdu. En iyi sonuçları hep baskı altındayken alıyoruz. Tekliflere de kapımız her daim açık. Kimbilir belki Türkiye’den bir grupla çalışırız. Elektro bağlamam da var. Hazırım yani!

Daha önce de İstanbul’da çalmıştınız. Şehir ve insanları hakkında da malumat sahibisin.

Evet. Dünya üzerinde en sevdiğim şehirlerden biri İstanbul. Dostane insanlara sahip, gece geç saatlere kadar hareketli, enerji dolu bir şehir. İlk gelişimizde Phil’le beraber birkaç gün fazladan kalmıştık. Şehrin ruhuna, tabiri caizse aşık olmuştuk.

Bağlamayı da o zaman mı satın almıştınız?

Evet. Şehre dair en güzel anılarımdan biridir. Tüm o müzik dükkanlarının olduğu caddeye gitmiştik. Ne ara, nasıl oldu anlayamadan kendimi bir fincan çay eşliğinde, elimde bağlama iki yaşlı adamla otururken bulmuştum. Kaşla göz arasında bağlamayı satın almış, Londra’ya nasıl götüreceğimi düşünmeye başlamıştım bile.

Bir süredir İzlanda’da yaşıyorsun, İzlanda’ya taşındıktan sonra senin ve Tunng’un müziğe bakışında, yaklaşımında neler değişti? Neler kattı sana İzlanda deneyimi?

Burada yaşamaya başlamam en çok müzik yapma isteğimi körükledi. Herkesin birbirine yardım için can attığı bir yerdeyim. Kendi evlerinden ya da birbirinin stüdyosuna gidip gelerek. Sürekli yeni projelere ilham bir ahali. Tabii bir de insanın aklını başından alan coğrafyası var ülkenin… Onun da büyük yardımı dokunuyor. İzlanda’da müthiş müzisyenlerin yaşadığını da söylemeliyim, ve bu gayet ürkütücü!

Birkaç isim vermek ister misin mevzubahis ‘ürkütücü’ yeteneklerden?

Sin Fang, Borko ve Amerikalı olmasına rağmen İzlanda’da yaşayan Low Roar, Samaris, Grúska Babúska, Grísalappalísa…

2 Comments

  • Elif Aksayan 22 February 2014 - 02:23 Reply

    Hmm, Mike Lindsay deniyor ismi için, her yerde öyle geçiyor? :/

  • egemen limoncuoğlu 22 February 2014 - 03:04 Reply

    benim gibi son dakikada röportaj yapanlar kendisine hep mark diyormuş…
    teşekkürler, düzeltildi

  • Leave a reply