Download Festival 2010 böyle geçti…

0 Posted by - 06 July 2010 - KONSER

35706_443592800408_608800408_6173835_5410300_n

Londra’dan trenle yaklaşık bir buçuk saat uzaklıktaki Donington Park’a ulaşınca insan gerçekten heyecanlanmaya başlıyor. Çünkü etrafta tüm ilginçlikleri ve farklı kostümleriyle 100 bin insan yavaş yavaş toparlanmaya başlıyor. Hakan Güven’in izlenimleri…

Anlaşılan İngilizler festivalleri biraz da kostümlü bir parti olarak görüyorlar. Sırıklar üzerinde yürüyen bir papaz, “Batman”ler, kız kıyafetli erkekler, tavşan adam, domuz adam gibi garip karakterler dolaşıyor etrafta. Bir de gotik ablalar var ki etrafta dolaşan, onlar hiç garip gelmedi mesela. Tabii ilk gün olduğu için onca insanın bilekliklerini alması gerekti. Ama baya geniş bi alandan ve çok sayıda sıra ile aldıkları için sanırım yarım saat içerisinde sıra bize gelmişti. 3 günlük bilekliklerimizi aldıktan sonra artık 5 +1 sahneden oluşan kocaman festival alanını dolaşabiliyoruz. Buradaki +1, ilk günün headlinerı olan AC/DC için kurulan özel sahne. Daha sonra gelecek olan özel şovu müjdeliyor. İlk gün bizim açımızdan bu kocaman alanda sahneler ve dükkanlar arasında dolanarak geçiyor öncelikle. Ta ki ana sahnede Them Crooked Vultures çıkana kadar. İnigilizler ekipte Led Zeppelin basçısı John Paul Jones alduğu için ayrı bir ilgi gösteriyorlar sanırım gruba. Yani bir “supergroup” a normalde gösterilen ilginin de üzerinde. Zaten kameralar da dev ekranlara sık sık Jones’u getiriyorlar. Grubun diğer elemanları da QOTSA vokali Josh Homme ve Nirvana / FF dan Dave Grohl olunca şarkılarını çıkıp tıkır tıkır çalıyor grup. Belli ki kendileri de çok keyif alıyorlar bu trio nun içinde olmaktan. Zaten Grohl da bir söyleşide bunun bir yan proje olmadığını, isterlerse 2-3-4-5 albüm yapabileceklerini söylüyor. Şahsım adıma söyleyebilirim ki Jones’u da canlı izledikten sonra Led Zeppelin in hayatta olan tüm elemanlarını sahnede izlemiş oluyorum ki bu bana ayrı bi keyif veriyor. Daha önce QOTSA izlediğim için sanırım bu daha çok öne çıkıyor benim için.

TCV den sonra sıra headliner olan AC/DC ye geliyor. Acayip aşırı bir AC/DC sevgisi mevcut ve etraf Angus Young ve Brian Johnson kılığında insanlarla doluyor. Show zamanı geldiğinde kendileri için hazırlanan özel sahnedeki dev ekranda son sürat giden bir tren ve içindeki AC/DC elemanlarını gösteren bir animasyon başlıyor. Brian daha sonra kafasını kaldıran bir kızla arka vagonlardan birinde, Angus ise kırmızı bir şeytan olarak lokomotifte sürekli kömür atıyor ve tren gitgide daha da hızlanıyor. İki tane fıstık kız gelip onun dikkatini başka yöne çekmeye çalışsalar da başarılı olamıyorlar ve sonuçta büyük bir patlamayla dev ekran açılıyor ve içinden koskoca bir tren sahneye doğru çıkıyor. İşte böyle başlıyor AC/DC konseri. Tabii ki tüm seyirciler çıldırmış durumda o anda ve gerçekten 100 bin kişinin de izlemekte olduğu şovun benim de bulunduğum ön kısımlarında büyük bir hengame yaşanıyor. Tüm o hardcore AC/DC fan’leri, grubu önden izleyebilmek için sağdan solda bastırıyorlar ve kaynayan bir kazan halini alan alanda kendimi biraz daha solda, biraz daha geride buluyorum. Çok da üzmüyor bu beni çünkü buradan konseri daha bir keyifle izlemek mümkün. Iron Man 2’nin de soundtrack’i olan best of albümüne benzer, tüm hitlerin çalındığı harika bir setlist sunuyor AC/DC. Angus Young gerçekten inanılmaz enerjisiyle oradan oraya koşuyor, yerlerde yuvarlanıyor ve tüm bunları yaparken de riffleri göndermeye devam ediyor. Bir ara trenin üzerine koca göğüslü şişme bir kadın maketi oturuveriyor ve şarkıya eşlik ederek sallanıyor. Bir ara da Brian tepede duran devasa çandan sarkan ipe atlayarak sallanıyor, çalan çan efektleriyle. Konserin sonlarına doğu, seyircilerin içine kadar giren uzun platformun ucuna geliyor Angus ve bu platform yükselerek havaya çıkıyor beyaz spotlar içinde ve Angus orada uzunca bir solo (bir kısmı yuvarlak platform üzerinde yerde dönerek) atıyor. Konser top atışları ve havai fişekler eşiliğinde sona eriyor.

İlk günün sonunda herkes yorgun ama çok mutlu, 100 bin insanın atıklarıya dolu alanda ilerlemeye çalışıyor. Ben ve arkadaşım o hengamede birbirimizi kaybettiğimiz için önceden kararlaştırdığımız buluşma noktasında buluşuyoruz.

2. gün sırasıyla Five Finger Death Punch, Lamb of God, Megadeth, Deftones ve Rage Against the Machine izliyoruz ana sahnede. Megadeth i tekrar (benim 3.) izlemek çok güzeldi. “Rust in Peace”in 20 yılı olduğu için bu albüme ağırlık verdiler kısa 50 dakikalık performansta. Mustaine kötü saç günündeydi diyebilirim. Baya bir kabarıktı saçlar sanki backstage de uyanıp bir anda sahneye çıkmıştı gibi. Daha sonra Sonisphere Istanbul’da da kötü bir ses sistemiyle izlediğim için bu konser şimdi daha da çok anlam taşıyor benim için. Deftones parlak spotlardan oluşan bir duvarın önünde benim “hardcore caz” olarak tabir ettiğim müziklerini yapıyolar sonra. Chi yerine gelen yeni basçı da baya sıkı biri. Chino baya bi kilo vermiş. Daha önce Rock am Ring’de izlemiştim. Bayağı sıkı bir setlist sunuyorlar ve sanırım seyirci de baya bir memnun kalıyor. Ama tabii herkes 2. günün headliner ı olan RATM i bekliyor. Aslında bu konserden çok kısa bi süre önce İngilterede bir konser daha vermişler. Yılbaşında 1. numarayı “Killin in the Name” olsun kampanyasının başarılı olmasından sonra teşekkür amaçlı. Yine de bu beklentiyi azaltmamış belki de artırmış. Ben de en son 2000 de, yani 10 sene önce Rock am Ring de izlediğim için büyük bir heyecanla bekliyordum doğrusu. RATM tshirtümüzü konser öncesi aldık.

Zack daha sakin gibi geldi bana. Bunu kötü anlamda söylemiyorum. Yani daha çok gülümsüyor, şarkı sözlerini biraz daha üzerlerine basa basa, biraz daha anlaşılır söylüyor. Bunu 10 sene önceki performanslarıyla karşılaştırarak söylüyorum. Yoksa hala çok enerjik, hala atlayıp zıplıyor sahnede şarkıları söylerken. Bir de artık koca bir afro saçı var ve ne kadar atlarsa zıplasın terlemiyor. İnanılmaz bir konser oluyor Rage konseri gerçekten. Herhalde bir önceki AC/DC nin muhteşem konserine zıtlık sadelikteki bu konserle ancak onlar bu kadar coşturabilirler seyirciyi. Ve tabii en son “Killing In the Name” çalınarak bu coşku zirveye ulaşıyor. Yine mutlu ve bitkin bir vaziyette ayrılıyoruz konser alanından 2. gün sonunda. Ve geliyoruz 3. güne.

3 günlük festivalin 2.5 günü, yani 3. günün yarısına kadar İngiltere’de olduğumuzu unutturan bir güneş var. Hatta ensemizi ciddi biçimde yakıyor. Ama 3. günün öğlen acaip bir yağmur başlıyor ve hemen hemen Aerosmith çıkana kadar sürüyor. 3. günde benim özellike önden izlemek istediğim Slash, Stone Temple Pilots, Motörhead ve Aerosmith olduğu için, yemeden, içmeden ve tuvaletsiz 8 saat ön sırada beklemeye mahkum ediyorum kendimi. Bir de şiddetli yağmur altında Ama buna fazlasıyla değiyor. Slash, son solo albümünden parçaların yanısıra, “Appetite for Destruction” albümüden yer alan tam 4 parçayı, “Night Train”, “Rocket Queen”, “Paradise City” ve “Sweet Child of Mine”, çalıyor. Yeni vokalisti son albümüde de şarkısı olan Myles Kennedy ve oldukça iyi bir iş çıkartıyor. Hem vokal kalitesi olarak olaran hem de iyi bir frontman. Slash beyazlaşmış kirli sakalı olsa da hala 93te İstanbulda dinlediğimiz gibi harika. Şarkılardan birinde son albümüde de bir şarkısı olan Motörhead’den Lemmy söylüyor. Daha sonra sahneye Billy Idol çıkıyor. Ben şarkılarını pek bilmem ama sahnesi çok iyimiş gerçekten. Seyirciyi nasıl kazanacağını biliyor. Seyirci de 80 lerden hatırladıkları şarkıları söylüyor onunla birlikte.

Şarkı aralarında “I feel good, you feel good?, I feel good, you feel good?” diye tekrarlıyor muhtelif kereler. Billy Idol için daha çok Pop Punk diyebiliriz. Billy nin pop punkından sonra sırayı Motörhead alıyor. Tabii onlar da seyirci tarafından çok sevilen gruplardan ve tüm konseri ön sırada, yağmur altında, ezilerek izliyoruz. En son Ace of Spades çalığında ayaklarımız yerden kesiliyor. Slash de aynen Lemmy nin yaptığı gibi bir şarkıda onlarla çıkıyor. İlk başta hangi amfinin kendisine ait olduğunu çözemeyip diğer amfilerin ayarlarıyla oynasa da. Daha sonra STP çıkıyor sahneye. Benim oldukça sevdiğim bir gruptur. Ve Scott Weiland Velvet Revolver sonrası gruba dönünce çok sevinmiştim. O yüzden oldukça ilgiyle bekliyorum. Ama ne yazık ki etrafımda grubu sevmeyen ve onlara hakaretler eden bir grup olduğu ve uyarmama rağmen devam ettikleri için istediğim kadar da keyif alamıyorum ne yazık ki. Ama “Interstate Love Song”, “Vasoline” gibi klasiklere eşlik etmek yine de güzeldi. Ve nihayet, bunca zamandır canlı izlemeyi istesem de, hatta Venedik’teki Heineken festivalde çıkan fırtına sonucu iptal olunca izleyememiş olduğum Aerosmith e geliyor sıra. Bayağı bir hazırlık yapılıyor sahnede. Daha önce Steven Tyler sahneden düşüp sakatlandığı için seyircilerin içine uzanan platforma özel bir yer kaplaması kaplanıyor ıslak olan yerde kayıp düşmesin diye. Sahnenin önüne de kocaman bir Aerosmith logosu olan bir perde iniyor konser öncesinde. Böylece sahne arkasında olanları göremiyoruz. Grup perde arkasında yerini alıyor ve hafiften çalmaya başlıyorlar. Bir kısmının oldukça sert olduğu farklı müzik türlerini içeren bu koca festivalde Aerosmithin bu kadar çok seviliyor olması biraz da şaşırtıyor beni. Çünkü inanılmaz bir koro olarak 100 bin kişi de orada son gecenin headliner’ı için. Daha önce STP yi protesto eden grup dahil. Konser öncesinde spekülasyonlar vardı Steven Tyler grubu bıraktığına dair. Ve aslında bunların pek de asılsız olmadığını gördük konser başladığında. “Love In An Elevator”la başlayan konserde seyirciler (ben dahil) bütün şarkılara eşlik ediyorduk ve hepsi de harika çaldılar ama konserin başlarında hiçbirinin Steven Tyler a pas vermediği de gözlerden kaçmadı. Joe Perry dahil hepsi mesafeli durdurlar Tyler’a. Ama Tyler hepsinin yanına giderek – ve ısrarcı davranarak – başta Joe Perry olmak üzere hepsini kazandı. Ritim gitarist Brad Whitford hariç. Ne kadar çabalasa da Brad tüm konser boyunca Tyler ı takmadı tam anlamıyla. Yine de inanılmaz bi performans sergildiler ve içlerinde 70’lerden günümüze kadar olan çok iyi bir setlistle bizleri mest ettiler. Konser bittikten sonra festivalde bittiği için hepimiz mutlu anılarla dönüş yolunu tuttuk. Ben Aerosmith şarkıları söylüyordum hala.

Download Festival Live at Donington Park, 11-13 Haziran 2010

No comments

Leave a reply