Kumaş pantolonla konser izlemek

0 Posted by - 07 January 2013 - KONSER

Hep rock, hep indie bir yere kadar. Yılbaşında kendime bir güzellik yaptım, takımımı giydim, Berlin’e, Filarmoni Orkestrası yılbaşı konserine gittim…

Baştan söyleyeyim, bundan sonra klasik müzik konserlerinin müdavimiyim. Rock’tan, konserlerden, kulüp ortamlarından, hep aynı simalarla benzer isimleri izlemekten daraldığım zaman kendimi klasik müzik salonlarına atmaya karar verdim. Artık bu sayfada klasik müzik haberlerini daha sık görürseniz şaşırmayın. Ey Serhan Bali kolla kendini…

l Evet, bunu da başardım, biletleri aylar öncesinden tükenen Berlin Filarmoni Orkestrası yılbaşı konserine “artı 1” olarak kafayı soktum. Berlin’de o şık ortamda bile bu sistemin işlediğine şahit oldum. Yeni sloganım “sanat için artı 1”. (Not: Koyu renk bir takımınız olursa artı 1 daha kolay.)

l Takım demişken, Umberto Eco’nun denemelerinde (“Günlük Yaşamdan Sanata”, Can Yayınları) jean giymekle ilgili bir bölüm vardır. Üstad Eco jean giyen değil kumaş pantolon giyen kuşaktan olduğundan jean meselesine bakışı da bizim kuşaktan farklı. “Jean, kumaş pantolondan farklı olarak belinizi, poponuzu, kasıklarınızı sıkar. Bacak aranıza ve orada yer alan organınıza baskı yapar”der. (Bülent Arınç duymasın). Kumaş pantolon kemerle bele yapışır. Sıkıştırmaz.
Ve der ki Eco, gün boyu oranızda bir baskı ve sıkışma hissiyle dolaşmak bakış açınızı, fikirlerinizi ve felsefenizi etkiler.
Eco halen moda olan skinny jean’ler hakkında son zamanlarda bir yorum yaptı mı bilmiyorum ama durum bu. Konserde takım elbisemle Ravel, Handel, Bach, Brahms, Dvorak, Rameau dinleyip Cecilia Bartoli’yi izlerken nedense aklıma bu makale geldi. Jean giydiğim için mi rock ve indie dinliyorum yoksa rock ve indie dinlediğim için mi jean giyiyorum bilmiyorum. Ama şuna eminim, kumaş pantolonla konser izlemek zihin açıcı bir deneyim. Bir rahatlık, bir ferahlık…

l İtiraf ediyorum, Ravel’e olan ilgim ve alakam diğer bütün bestecilerden ayrı. Bugün film müziği yapan, indie müzik yapan, pop yapan herkes ama herkes bir noktada Ravel’e borçlu gibi geliyor bana. “Daphnis et Chloe” balesinden çaldıkları bölüm mükemmeldi.

l Şef Simon Rattle çok rahat, insanları evinde ağırlıyormuş gibi misafirperver biri. Tek şaşırdığım Dvorak sırasında seyircilere dönüp “Aralarda alkışlamayın lütfen, bitince toptan alkışlarsınız” diye rica etmesiydi. Arada alkış gelince arkasına dönüp “İşte bundan bahsediyorum” deyip kinayeli bir şekilde devam etti. Bu adabı çok anlayamadım.

l Cecilia Bartoli’yi daha önce İstanbul’da izlemediğime pişmanım. Şahane bir kadın ve operacılara has teatral duruşları ve tavırlarıyla hemen bir sahne karakterine bürünmeyi çok iyi biliyor. Seyirciyle iletişimi hiç kaybetmeden…

l Berlin Filarmoni’nin salonu enteresan mimarisi ve akustiğiyle etkileyici bir yer. 1956-1963 yılları arasında inşa edilmiş. Mimarı Hans Scharoun’un tasarımı müthiş. Koltukları sahnenin çevresini dolanıyor, akustik şahane. Fuayesi hüzünlü bir şekilde AKM’yi hatırlattı bana. Buraya bir konsere gelin; ondan sonra AKM lazım mı, değil mi karar vermekte güçlük çekmezsiniz. Hükümet yetkilileri ve bakanlarla burada izlenecek bir konser “Bundan bizde de var ama değerini bilmiyoruz” dedirtecektir. Eminim. AKM bizim ve bir an önce hayata dönmeli. Ona ihtiyacımız var.

l Konserden önce ve sonra bolca prosecco ve şampanya içildi, acıkanlar peynirli bagel yedi. Simit yani. Siyah takım, şampanya, simit, Ravel, Brahms… Buz gibi Berlin sokaklarında taksi beklerken kravatımı gevşettim, Eco’yu düşündüm. Adam haklı beyler…

No comments

Leave a reply