ALPER BAHÇEKAPILI YAZDI: “KARIŞIK KASET”LERLE AŞK

0 Posted by - 25 November 2014 - O OLDU BU OLDU

alper bahçekapılıBeklerdik. Hoşlandığımız kızın yüzünü yeniden görebilmek için saatlerce, günlerce, haftalarca, hatta bazen bir yaz tatili boyunca beklerdik. Nerede olduğuna bakmak için Foursquare’i açamadığımız, acaba sevgilisi var mı diye Facebook’tan ‘araştırma’ yapamadığımız, nasıl birisi olduğunu tahmin etmek için Twitter hesabındaki ‘post’larını kolaçan edemediğimiz, saçlarını kestirdiğini Instagram’dan öğrenemediğimiz yıllardı bunlar. Gönül ‘stalker’lığı o yıllarda okul kantininde yan masasına oturmaktan, serviste arkasındaki koltuğu kapmaktan, sinemada aynı seansa uzak koltuklarda denk düşebilmekten, tesadüflerden ibaretti yani. “Ya benden hoşlanmıyorsa” diye gidip konuşamadığımız, “Ya dalga geçerse” diye o hep birlikte dolaştığı arkadaşına açılamadığımız, çekingen dönemlerimizdi bunlar. 7/C’ye gittiğini bilirdik, servisin onu bıraktığı yeri bir de. O kadar. Sadece adını öğrenmek bile haftalar alırdı kimi zaman.

Ürkeklikten sesimiz çıkamadığı için mektup vermeyi hayal ederdik bazen. Ama aklımızın yettiğince okuduğumuz kitaplardaki o görkemli aşklar için söylenen büyülü cümleler cesaretimizi kırardı. Genç Werther’in Lotte’ye dair yazdığı mektupları yazabilmeyi dilerdik. Ya da Edip Cansever’in, Cemal Süreya’nın tek bir dizesini. Ama onların varlıklarından dahi yeni yeni haberimiz oluyordu. Tek yazabildiğimiz ‘Edebiyat İki’ kitabının içindeki bir sayfaya, kargacık burgacık çizdiğimiz bir kalbin içindeki o isimdi. Kitaplardaki kahramanlar, filmlerdeki –ayrıca aşık olduğumuz- o insanlar ne de güzel anlatıyorlardı dertlerini. Kavuşuyorlardı hep. Mutlu sonlarla bitiyordu, çoğu zaman. Ah, şu içimizdekileri dışarıya duyurabilecek birkaç cümleyi onlar gibi biz de kurabilseydik keşke.

Kitap uzatsak muhtemelen zaman ayırıp okumazdı. Bir köşede unutulurdu. Kocaman VHS’lerin, Betamax’ların olduğu filmleri vermek gibi bir âdetse, zaten yoktu. Üstelik, o ‘uzun’ kitapların, filmlerin içindeki hangi cümleyi ona söylemek istediğimizi nereden bilecekti ki? Ama bir de şarkılarla duygularını ilan edenler müzisyenler vardı ki, onların yeri başkaydı. Küçüktük, 90’ların başıydı. Küçüktük ama içimizdekiler büyüktü. Müzisyenler anlatıyordu o içimizde sıkışanları. Eskilerden gelenler vardı. ‘Yalnızlık Ömür Boyu’ diyordu Mazhar, Fuat ve Özkan. Başka ‘Bir Köşede Yalnız’lıktan bahsediyordu Ajda Pekkan. Bir de kulağımıza yeni çalınanlar vardı. Tarkan, ‘Kış Güneşi’ne takılmıştı. Gökhan Kırdar yerine sevemezdi. Kurşunlar adres sormuyordu Kenan Doğulu için. Çelik’in gözü yollarda, aklıysa ‘Hercai’de kalmıştı. ‘Cesaretin Var Mı Aşka?’ diye soruyordu Gülay. Cemali’yse duymak istiyordu. Yabancı müzisyenlere karşı da boş değildik. Yaşımız gereği The Beatles’ı daha yeni keşfettiğimiz, Oasis’le gönül bağı kurduğumuz, Radiohead’e ve The Smiths’e daha yolumuzun olduğu günlerdi bunlar.

Arkadaşlarımızla kasetler çekerdik birbirimize. Bazıları, bir diğerinin sahip olmadığı albümlerin kopyalarından ibaret olurdu. Bazılarıysa ‘karışık kasetler.’ Tek bir kaseti hazırlamak tüm gün sürebildiği için, üzerinde uzun süre düşünülmüş karışık kasetlerdi bunlar. Elbette, hoşlandığımız yan sınıftaki o kıza da kasetler çekerdik. Büyük bir çoğunluğunu veremediğimiz, kendi walkmen’lerimizde dinleye dinleye eskittiğimiz kasetler. Ama eğer dinletebildiysek, aklına bir şüphe düşürme ihtimalimiz de doğardı. “Galiba bu çocuk benden hoşlanıyor” diye.

Müzik zevkini bilemezdik. Ne YouTube’dan şarkı paylaşırdı, ne de “Acaba ne dinliyor” diye bakabileceğimiz bir Last Fm’i vardı. Karışık kasetteki şarkıları sevmişse, şans eseriydi bu. Beklerdik. Sonrasında o şarkılar üzerinde konuşmayı da beklerdik. Uzun uzun. “Ne olacak” diye. “Kasetin hangi tarafını daha çok beğenmişti?” Öyle ya, bir tarafında yerliler, diğerinde yabancılar vardı. “Kes-yapıştır yöntemiyle hazırladığımız kapak hakkında ne düşünmüştü?” Bir sonraki rastlaşmaya kadar, öylece beklerdik. Sahi, henüz kaseti dinleyip dinlemediğini bile bilmezdik. Bunu bize haber veren ‘iki mavi tik’ yoktu. Tinder’da bir parmak hareketiyle yeni ‘aşka’ geçilen bu günler bir yana, daha ‘poke’ etmeyi bile bilmezdik. Bilsek de cesaret edemezdik zaten. Geçmeyen ama yavaşlığından da şikayet etmediğimiz zamanımızda, yeni ‘karışık kasetler’ için şarkılar keşfederdik. Aklımızda hep o yan sınıftakinin hayaliyle…

Tunç Şahin’in yönetmenliğindeki, Uygar Şirin’in aynı isimli kitabından uyarlanan, bu hafta vizyona giren Karışık Kaset’i izledikten sonra düşündüm bunları. İçimden, “İyi ki yaşamışım o dönemde” dedim. Güzeldi… Çok güzeldi… Yan sınıflardaki güzel kızlara da, karışık kasetlerdeki güzel müzisyenlere de selam olsun…

Alper Bahçekapılı’nın bu yazısı BirGün gazetesinde yayımlanmıştır.

FacebookFlipboardShare/Bookmark

No comments

Leave a reply