Asmalımescit macerası

3 Posted by - 05 March 2017 - O OLDU BU OLDU

Suriyeliler, tinerciler, eski bir kulübün hayaleti, park yeri olmuş sokaklar, tarihi bir meyhanenin camından görünenler. Beyoğlu yeniden canlansın etkinliklerimiz devam ediyor

mtezBeyoğlu yeniden canlansın diye iyi niyetli ama fazlaca kişisel boyutta örgütsüz bir çabamız var. Arkadaşlarla ara sıra yaptığımız yemekli buluşlamaları illla İstiklal taraflarına almayı huy edindik. Hepsi bu. Festival düzenlemiyoruz, bizimkisi gezip gezip yazmak

Beyoğlu’nda Asmalımescit taraflarında bir sokak. Sokakta bir meyhane. 10 yıl önce semtin kalbi olan noktada güzel ve tarihi bir meyhanemiz. Duvarlar gazete kesikleri, burayı öven yazılar, “bu mühim zat buraya gelmişti, şu masada oturmuştu” mesajını veren, büyütülünce iyice flulaşmış çerçeveli fotoğraflar. Meşhur zat kameraya bakmasa da, sıkıntılı da olsa önemli değil biz anladık. O buradaymış.

Atatürk resimleri posterleri her yerde. Hele bir tanesi var ki Tekel logolu. Tekel, Atatürk posteri vermiş bir dönem. Ne acayip. Eski Türkiye çok fantastik.

Camın önüne oturmak için kavga edilen, günler öncesinden sokaktaki (artık olmayan) masalarında yer bulmak için rezervasyon şart olan bir meyhanemiz burası. Şimdi, artık kapkaranlık ıssız bu sokağa girince buyrun diye kapıda ağırlıyorlar şaşkınlıkla. Hatta kapıda bile karşılamıyorlar biz kapıya gidince içerden şaşkın gözlerle kapıya gelip buyur ediyorlar çünkü içerisi de dışarısı gibi bomboş.

10 yıl önce bırakın semti, İstanbul’un kalbi olan bir noktadayım, camın önünden gelen geçene bakıyorum. Bir tinerci. Bir tane daha. Israrla para istiyor el kol hareketleriyle. Bir süre ısrar edip sonra devam ediyor.

Biz nasıl her şeyi bu kadar hızlı tüketip, bitirip, buruşturup yırtıp çöpe atıyoruz? Neden hiçbir şeye sahip çıkmıyoruz? Neden kendi halinde, ritminde giderken işleri illa kurcalayıp bozuyoruz. Yıkıp yenisini falan yapmaya çalışıyoruz. Neden doğal gidişatına akışına bırakmıyoruz? Neden? Her şeyden önemlisi neden ders almıyoruz? Asmalımescit ve Beyoğlu’nda olanlar ortadayken şimdi de harıl harıl Karaköy’ü ‘düzeltiyorlar’.

Bir iki lise öğrencisi geçiyor. Civardaki okullardan çıkmış ama hala eve gitmemişler. Belli ki bu saate kadar sürtmece. Bağıra çağıra bir hormon bulutu içinde karanlık sokakta gözden kayboluyorlar.

İşte bir turist. Nadide bir parça. Uzaklaştı gitti. “Ben nereye geldim böyle” diye endişeyle hızlı hızlı yürüyerek. Kedilerden başka kimse yok. Pardon bir klarnetçiyle bir darbukacı geldi. Yüzü İzmir tulum gibi delik deşik bir abi öttürdükçe öttürüyor. Sağol falan diyoruz ama dinlemiyorlar.

Çıkıp biraz dolaşmak istiyorum. Biraz yürüyüp yandaki sokağa dönüyorum. Babylon logosu hayalet gibi karşımda. Önüne bir Doblo park etmiş. Arkasında bir tane daha. Eski küçük Otto’nun önüne doğru. Sokak otopark olmuş, nasılsa kimse yok artık.

Köşedeki bar kapanmış. Diğer köşe başındaki Fransız lokantasından eser yok. Ne de havalıydı. Şimdi camları kontrplakla örtülü, içeride muhtemelen evsizlerle kediler var.

Hala çaresizce indirimli shot satmaya çalışan son bir barın elle yazılmış gel gel kartonları bir kapının girişinde. İçeri doğru bakıyorum. Şakalaşan garsonlar dışında kimse yok.

Zamanında Babylon’un sokağına, nice badirelerden sonra sonunda boş yer bulup, büyük paralar vererek taşınabilen, hip’in merkezine konuşlandığından yeri geldiğinde gururla bahseden bir arkadaş oturuyordu işte şu binada. Şimdi gündüz bile tinerciden giremiyormuş evine. Direndi direndi, buranın bütün sakinleri gibi pes etti. Taşınıyor.

Meyhanedeki abi ısrarla, dışarı çıkmanıza gerek yok içerde sigara içebilirsiniz diyor. Sigara içmiyorum ben diyorum. O esnada 20’lerinde bir kız geçiyor. Yanındaki iki turiste buraları anlatıyor. 45 dakikadır gördüğümüz ilk kız bu. Kadın demek medeniyet demektir cümlesini kim söylemişti hatırlamıyorum. Doğruluğunu kanıtladık biz şu anda, şef garson şahidimiz.

Bizi görünce içeri geçiyorlar. Artık iki masa olduk. Cıvıl cıvıl bir ortamız. Camın önüne oturuyoruz. Karşı kaldırımda bir hareketlilik var. Az önce barmenin gazete kağıdıyla camları sildiği bomboş mekanın önündeki kaldırıma Suriyeli bir aile oturdu. Soğuk taştan bize bakıyorlar.

Asmalımescit’te, Babylon’un burada ilk açılmasından tam 18, kapanmasından üç yıl sonra karşılıklı bakışıyoruz işte böyle.

Babylon’da ilk konser verildiğinde şu kadın muhtemelen adını haber bültenlerindeki haritalardan öğrenebildiğimiz çöl kasabalarından birinde bebekti. Şimdi çocuklarıyla burada işte.

Meyhanenin garsonu bir tepsi içinde mezeler ve ekmek götürüp önlerine koyuyor. Belli ki böyle bir iyilik babalık yapıyorlar bu garibanlara her akşam.

“Ara sıcak yaptırayım mı” cümlesini duydum. Bizim elemanlara döndüm “Babylon buradan hiç gitmeyecekti” dedim. Garson “börek vereyim o zaman” dedi.
Biri “neyse ki Salon var aşağıda” dedi. Mutlulukla kafamı salladım.

Hesabı istedik çıktık. Yürüye yürüye Tünel’a vardık. Sıkıntı yok, Beyoğlu gene düzelir, memleket de düzelir, yeter ki kimse ilişmesin, kendi haline bıraksın diye düşünmek hoşumuza gitti akşam akşam, vagon tünelin derinliklerine doğru hafifçe kayarken.

Mehmet Tez, Milliyet

Resim: Asmalımescit, 10 yıl kadar önce sıradan bir akşamda sıradan bir sokak.

No comments

Leave a reply