AYA İRİNİ’DEN CAZ GÜNÜ KONSERİ İZLENİMLERİ

0 Posted by - 02 May 2013 - O OLDU BU OLDU

İstanbul Aya İrini Kilisesi’nden dünyaya canlı yayımlanan Uluslararası Caz Günü konserinde özgürlük, demokrasi, kültürlerarası diyalog, müziğin birleştiriciliği mesajları ile dünyanın en iyi cazcılarının şahane performansları vardı. Ama elbette hepsi bu değil…

Herkesin düşündüğünü baştan söyleyeyim. Uluslararası Caz Günü dendiğinde hatırlanacaklardan biri, şüphesiz Kültür Bakanı Ömer Çelik’in konuşması sırasında özetle “Bizde ‘caz yapma!’ diye bir laf vardır. Ülkemiz kötü günleri geride bıraktığından artık caz yapabilirsiniz, ben bu lafı kaldırıyorum” gibisinden bir espri yapması olacak. “Caz yapma!’ lafı da bizden öncekilerin bir müsibetidir biz burada bunu törenle kaldırıyoruz,” gibi bir durum. Sayın bakanın metin yazarının bir azizliği herhalde. Velhasıl nundan sonra caz yapmak serbest, bakanlıktan onaylı, haberiniz olsun.

Türklerin cazla olan ilişkisine “caz yapma!”dan daha derin yaklaşımları olanlar da vardı. Mesela Herbie Hancock. “Ahmet Ertegün, Nasuhi Ertegün ve babaları Türkiye Washington Büyükelçisi Mehmet Münir Ertegün olmasa bugün caz olmayabilirdi” dedi Hancock; “Bizim ülkemizde siyah müzisyenlerin müziği yasakken onlar Türk Büyükelçiliği’nin kapılarını müzisyenlere açtılar. Daha sonra Ahmet ve Nasuhi Ertegün Atlantic Records’ı kurarak caz tarihini şekillendirdi…”

Diane Reeves ve Martin Luther King III tarafından yapılan konuşmalarla da bu durum ifade edildi. Dianne Reeves şarkısını Arif Mardin’in ruhuna söyledi.

İmer Demirer ve Hüsnü Şenlendirici performanslarıyla çok beğenildi. Demirer farklı ekiplerle birden fazla sahne alırken Şenlendirici, Dianne Reeves’e eşlikte çok başarılıydı. Cazın evrenselliği böyle bir şey. Her kültür caza kendi dokusunu, zevkini katabiliyor.

Caz Günü konseri Aya İrini tarihinde ses düzeniyle yapılan ilk konser olabilir. Buranın mükemmel akustiği daha önce klasik konserlerde şahane işlerken Caz Günü konserinde ufak tefek sorunlar yaşandı. Hoparlörlerden gelen ses, salonun mükemmel akustiğinden dolayı sahneden de gelince bazı şarkılar, özellikle orta sıralarda oturanlar açısından güme gitti. Ne gam, salonun diğer kısımlarında ve internette her şey yolundaydı.

Konuk sunuculardan Cem Yılmaz her zamanki gibi hınzır, zeki ve komikti. “Benim burada olma sebebim sokaktaki adamı temsil etmek ve bedava bilet. Ayrıca prompterdan okuyan, politika yapmayan paranın satın alabildiği tek komedyenim” dedi. Sahneye çıkacak sanatçıları anons ederken sıra tromboncu Alevtina Polyakova’ya geldiğinde bir anda “Polyakova dö puan” demesi salonu çok güldürdü. Cem Yılmaz’ın İngilizce mizahı da gayet iyiydi valla…

Joss Stone açılışta şahaneydi. Vinnie Colaiuta’yı ilk kez 1993 Sting konserinde canlı izlemiştim. Şimdi beyaz saçlı bir cazcı olmuş. O zaman uzun saçlı genç bir müzisyen olarak kalmış aklımda. Sanatında en ufak bir yaşlanma yok ama, hala şahane bir davulcu. Al Jerreau, George Duke, Marcus Miller, Lee Ritenour, Terry Lyne Carrington’ın “Take Five” ve Blue Rondo Ala Turk” yorumlarını zevkle izledik. Dave Brubeck’in aksak Türk ritimlerinden etkilenerek yarattığı caz klasikleri bunlar.

Güney Afrikalı Hugh Masekela’nın ezilenlerin garibanların bindiği trenleri anlattığı “Stimela”sı büyüleyiciydi. Cazın nerelerden çıktığını ve halktan hiç kopmadığını anlatıyordu. En çok alkış alan performanstı belki de…

Herbie Hancock, caz ve hip hop arasındaki ilk köprülerden sayılan meşhur “Rock It” isimli şarkısından bahsederken “Caz da hip hop da acılar ve tutkudan çıkmıştır, o yüzden temelleri sağlamdır” dedi. Ne kadar doğru bir tanım. Ardından sahneye Esperanza Spalding geldi ve “Afro Blue”yu söyledi. Bir iki şarkı sonra John McLaughlin, Zakir Hussein ve Jean Luc Ponty masal gibi çaldılar desem sanırım kimse itiraz etmez.

Bu kadar fazla müzisyenin bu kadar kısa sürede sahneye hazırlanması teknik açıdan zor iş. Sondaki toplu performansta bibirne çarpan, birbirinin kablosuna basan çoktu. Bunu izlemek her şeye rağmen heyecan vericiydi. İçten içe keşke İmer Demirer de bu kapanış performansında bir solo fırsatı bulsaydı diye düşündüm.

Kültür Bakanlığı ve Dışişleri’nden herhangi bir bütçe almadan sponsorların desteğiyle gerçekleşti Uluslararası Caz Günü. Akbank, Garanti ve Vodafone başta olmak üzere sponsorlara teşekkür etmek lazım. İnternetten bu kapasitede bir canlı yayının alt yapısını kuran Vodafone iyi iş çıkardı. Geçen yıl bir milyar kişiye ulaşan bu etkinliğin bu yıl bir buçuk milyar insana ulaştığı tahmin ediliyor. Pek çok ülkede kamu bu konulara destek oluyor ve bütçe ayırıyor. Bizdeyse özel sektör bu işi yükleniyor. Bunun değişmesi, desteğin artması lazım.

Konserin ardından Topkapı Sarayı bahçesinde verilen resepsiyon, nasıl desem hayal alemi gibiydi. Terence Blanchard, Dianne Reeves’la kolkola yanınızda duruyor, Lee Ritenour hayranlaryla fotoğraf çektiriyor, dünyanın en iyi cazcıları etrafınızda… Yalnız size bir şey söyleyeyim mi, Türkiye’deki bir numaralı caz yıldızı Marcus Miller olabilir. Erken saatlerde provalar sırasında garsonların ve servis elemanları utana sıkıla gelip sadece onunla fotoğraf çektirmişler.

“Sanatçılar İlhan Erşahin’in çaldığı Nublu’ya gidiyormuş” fısıltılarını işitsem de itibar etmedim. “Bunun üzerine daha iyi ne olabilir” diye düşündüm. Topkapı Sarayı’nın 500 yıllık bahçesinde Cem Yılmaz, eşi Ahu Yağtu ve etraflarındaki ışıklı kameralı güruhun karanlıkta uzaklaşan yanar döner bir kamyon gibi gözden kaybolmalarını izledim. Çimlerde omuzlarına aldığı şalıyla durumu hayretle inceleyen Joss Stone’un yakınında bir yerlerde kalayım ben en iyisi diye düşündüm.

No comments

Leave a reply