DAVID SANBORN’UN EN BOWIE’Lİ GÜNLERİ

0 Posted by - 09 July 2013 - KONSER, O OLDU BU OLDU

David Sanborn ve Bob James 1986’da yanlarına Al Jarreau, Marcus Miller gibi isimleri alıp “Double Vision” isimli bir albüm kaydetmiş, caz dünyası için gayet özel bir işe imza atmıştı. Yıllar yıllar kovaladı ve iki müzisyen tekrar bir albüm kaydetti; “Quartette Humaine”. Albüm şerefine çıkılan turnenin bir ucu da bu akşam İstanbul’a düşüyor. Konseri fırsat bildik, David Sanborn’un 54 yıllık müzikal yolculuğunun ilginç duraklarından en David Bowie’lisini, Sanborn’un solo albümler kaydetmeye başlamasının hemen öncesinde olan bitenleri bir hatırlayalım istedik.

’67 yazında San Francisco’ya ayak bastığında, şehri mesken tutan ‘aşk yazı’nın tam ortasında bulur kendini 22 yaşındaki David Sanborn. Çocukluğundan beri, tabiri caizse ‘can havliyle’ elinden düşürmediği enstrümanı, şehrin canlı mı canlı müzik dünyasına giriş biletidir. O yazın en sükseli blues-rock gruplarından Butterfield Blues Band’e dahil olması uzun sürmez.

Rock müziğin kurallarının, ‘algı kapıları’nı ardına kadar açan maddelerin de yardımıyla yazıldığı günlerdir. Sanborn da bu hareketli, kafası güzel ve yaratıcılığı tavan yapmış ortamın tam göbeğinde bulur kendini. Saçına çiçek takan binlerin özgürlüğünü ilan ettiği Woodstock Festivali’nin havasını soluma şansını da Butterfield Blues Band sayesinde yakalar. Bir sonraki durağı, müziğini özgürce icra edebilmek için plak şirketi hegemonyasına rest çekmekle meşgul bir Stevie Wonder olur. Stevie Wonder’ın dillere destan albümlerinden ‘Talking Book’ta çalar. Bu arada Stevie Wonder’ın Rolling Stones’un öncesi sahne aldığı bir konser Sanborn’a kısa bir süre için Rolling Stones’la çalma fırsatı da verir. New York’a taşınır, usta cazcı Gil Evans’ın himayesine girer.

O esnada İngiltere’de

Yarattığı Ziggy Stardust karakteriyle herkesi başka bir dünyadan geldiğine ikna etmeyi becermiştir Bowie. Kariyerinin yükseliş hızı da gerçekten bir uzay mekiğini aratmayacak haldedir. Ama kotrolü kaybetmek, gerçekle kurguyu ayırt edemeyecek hale gelmek gibi ‘ufak’ bir problem mevcuttur. Yarattığı sahne karakterine dönüşme tehlikesine dur demek üzere Bowie’nin alameti farikalarından biri olan kendini yenileme alışkanlığı devreye girer. Ziggy Stardust ait olduğu yerde, yani sahnede öldürülür.

Orwell’in 1984’ünü Bowie usüllerine uygun şekilde şarkılarına aksettirdiği ‘Diamond Dogs’ plağı sanatçının New York’ta kaydettiği ilk albüm olur. Albümün turnesi için ihtişamlı ve gayet teatrel bir sahne şovu vardır kafasında. Besteci ve aranjör Michael Kamen, David Bowie’nin Diamond Dogs albümü için çıktığı turnenin müzikal direktörlüğünü üstlenir. Bu sıfatla turnede Bowie’ye eşlik edecek müzisyenlerin seçiminde de söz sahibi olur. İki yıl kadar önce tanıştığı David Sanborn’un David Bowie’yle çalışmaya başlaması da Kamen’ın tavsiyesiyle gerçekleşir.


Aralık 1974’te Bowie’nin katıldığı tv programı. Saksafonda David Sanborn hazır ve nazır.

Tanışma faslı

Müziğe başladığı ilk günden bu yana çaldığı enstrümanın akla ilk getirdiği o safkan caz imâsından uzakta, ekseriyetle rhythm and blues sanatçılarıyla çalışan David Sanborn’un Bowie’nin yeni serüveninde kendine yer edinmesi zor olmaz.

Turnenin ardından yeni bir albüm için 1974 sonbaharında tekrar stüdyoya kapanır Bowie. ‘Young Americans’ adını taşıyacak bu plakta kendisine eşlik etmesini istediği müzisyenlerden biri de Sanborn’dur. Bowie’nin bu kendini yeniden icat ediş seansında rota Amerikan müziğine doğrudur. Soul ve funk’ı denemeye iyiden iyiye niyetlidir. ‘Plastic soul’ olarak tanımlar Bowie albümün türünü. Beyaz çocukların siyahi müzisyenlere özenerek, onları kopyalayarak rock & roll ve soul müziği geniş kitlelere duyuruşuna denk gelen yıllarda ortaya çıkmış bir terimdir plastic soul (plastik ruh). Bowie de kendi deneyimini böyle tanımlamaktan çekinmez.

Genel havasıyla o güne kadar Bowie’yi takip eden dinleyiciyi epeyce ters köşeye yatırsa da kesinlikle başarısız olmaz ‘Young Americans’. Öyle ki Bowie’nin Amerika’da ilk bir numara olan şarkısı da albüme adını veren ‘Young Americans’ olur. Şarkının ana hattını oluşturan saksafon melodisi David Sanborn’a aittir.

Kesişim kümesi

David Sanborn 3 yaşındayken çocuk felci geçirir. İyileşme sürecinde doktorunun tavsiyesiyle saksafon çalmaya başlar. Göğüs kaslarının gelişimi ve nefes alıp verişinde kalıcı bir hasar olmaması için en ideal çözüm olarak bu enstrümanda karar kılınmıştır. David Bowie’yse rock & roll’un ardından cazı da keşfetmesiyle birlikte hemen aklına düşen bu enstrümanla önce ucuz bir plastik saksafon aracılığıyla tanışır. 14 yaşındadır. Dersler almaya başlar. Ertesi sene okulda yediği arkadaş yumruğu sonrası sol gözünde oluşan kalıcı hasar , ne ilk grubunu kurmasına ne de ‘gerçek’ bir saksafona kavuşmasına engel olur.

İki müzisyenin yolları 70’lerde kesiştiğinde, ikisi de genç yaşlarında yaptıkları evlilikleriyle alakalı sıkıntılı haller içindeydi. Bowie, karısı Angela’dan ‘soğuduğu’ günler geçiriyordu. 1980’de boşanmalarıyla sonuçlanacak sürece çoktan girilmişti. Sanborn’sa yeni boşanmıştı. Sanborn yıllardır pekçok grupla çaldıktan sonra iyice piştiğine kanaat getirmiş,, solo albümlerle kariyerinde yeni bir yola sapma fırsatını kollamaktaydı. Bowie deseniz, Berlin’de kaydedeceği albümler öncesi Amerikan rüyasından payını almak istemekteydi. İki müzisyen için de ara durak mahiyetindeydi ‘Young Americans’ albümü.
‘Young Americans’ ertesi, Sanborn yine 1975’te ilk solo albümü ‘Taking Off’u çıkartıp bugün bildiğimiz, salı akşamı izleyeceğimiz caz markasına start verdi. Bowie’yse önce ‘Station To Station’ albümünü, ardından da bugün Berlin üçlemesi olarak anılan plaklarını yaptı, kendini tekrar ve yeniden icat etti.

Daha önce Akşam gazetesinde yayımlanmış yazımın ‘genişletilmiş’ versiyonudur efendim.

No comments

Leave a reply