GEZİ’DEKİ POLİS ŞİDDETİ BİR KİTAPTA TOPLANDI: “POLİS DESTAN YAZDI”

0 Posted by - 17 June 2015 - O OLDU BU OLDU

İstanbul’dan Antakya’ya, Ankara’dan Eskişehir’e Gezi Parkı eylemleri sürecinden polis şiddeti tanıklıkları, İletişim Yayınları’ndan çıkan “Polis Destan Yazdı” isimli kitapta toplandı. Deniz Koloğlu, Didem Gençtürk, Gözde Kazaz, H. İlksen Mavituna ve Saner Şen tarafından hazırlanan kitap, 56 mağdur ve tanığın anlatısından faydalanıyor. Tonguç Cankurt’un “Polis şiddetinin cezasızlığı”, İlker Küçükparlak’ın “Travmaya tanıklık ve travmayla baş etmek” ve Tanıl Bora’nın “Polis şiddetinin ideolojisi” başlıklı yazıları da kitabın içeriğini zenginleştiriyor. Önsözü ise Pınar Öğünç yazmış.

2167 POLISDESTANconv

“İlk kez orada cop ve gaz yiyenden tecrübelilere, “hafif morluklar”dan gözünü kaybedene… Canlarını kaybedenlerin yakınlarına…” hepimizin hikayesini anlatan bu kitap, Gezi’de yaşanan şiddet ve baskının travmatik etkileri kadar, yarattığı öfke ve bilinci de belgeliyor.

Kitaba katıkıda bulunan polis şiddeti mağduru Hazar Berk Büyüktunca’nın anlattıklarından bir kesit:

Sabahın beşinde orada, belki 30-40 kişiyiz. Oturma eylemi koyduk. Etrafta yüzlerce polis toplanmış, TOMA’lar, zabıtalar, siviller, vesaireler. Tüfekleri doğrudan üzerimize çevirdiler ve kafamıza nişan alarak fişek atmaya başladılar. Olduğumuz yerde durmaya çalışıyoruz ama insanlar vuruluyor, üzerlerine mermiler geliyor! Bir de baktık ki arkadan çadırlara saldırmaya başladılar. Bazıları çadırları korumaya koştu. Orada bir bölündük ve polis de doğrudan saldırdı. Ben de o sıra elimden geldiğince fotoğraf çekmeye başladım. İnsanlar Divan Otel tarafına doğru itildiği için bi ara içeride kimse kalmadı. Zaten her taraf gaz. Yanda çadırlar yanıyor, çadırların bir kısmını sürükleyip çöpe attıklarını görüyorum. Beni de oradan çıkarmaya çalıştılar ama “Yok bunları çekmem lazım, bunların görülmesi
lazım,” dedim.

“Öyle bir anda, kendinden uzaklaşıyorsun”
Çadırların yanına gidip tutuşturulmalarını çektim. Mesela çadırı bir yerinden yakıyorlar, sonra bir yerinden daha yakıyorlar. Sonra o yanan yerin üstüne bir çadır daha koyuyorlar. Etraftan eşya topluyorlar, onları da getirip ateşe atıyorlar ve hızlı hızlı her şeyi yakmaya çalışıyorlar. Çadırları çekerken sonra bir baktım arkada dozerler ağaçlara doğru iniyor. Fotoğrafını çekmek için hızlıca o tarafa gittim. Aklıma önce şu meşhur fotoğraf geldi: Afrikalı bir çocuk açlıktan ölmek üzere, akbaba onun başında bekliyor – onu çeken intihar etmişti sonra… “-Karıncanın su taşıması misali, bir şey yapamasam da denemem lazım diye düşündüm. Gidip ağaca sarıldım. Zaten hemen arkamdan da polisler geldi. Bir yandan da dozer yan tarafımda duruyor. Aklıma Rachel Corrie1 geldi; ağaca birinin sarılmasını umursamayacaklar ve durmayacaklar diye düşündüm. Hesaba katmadığım, o dozeri kullananın polis değil bir işçi olduğuydu. Polis olsaydı belki de sürerdi, çünkü çoğunun TOMA sürüşünü gördüm. Ama dozer durdu. Polisler beni ayırmaya çalıştılar. Bir yandan da dört-beş kişi tekmeliyor, yüzüme o ufak olanlarıyla biber gazı sıkıyorlar ama ben ağacı bırakmıyorum. Öyle bir anda, kendinden uzaklaşıyorsun, her şeye dışarıdan bakıyorsun; ağacı niye bırakasın ki yani?! O saatten sonra ne yapacaklarsa yapsınlar… Bir polis bana tam karşıdan bakıyordu, ben yerde yatarak ağaca sarılıyorum – ağaç yere bayağı yakındı, azaten ayakta duramıyordun. Bana baktı, sonra kasıklarıma baktı. Hareket edebilecek durumda değildim, her tarafımdan bir polis çekiyordu. Kasıklarıma iki tekme indi. Sanırım acıyı ikincisinde hissettim. Birincisinde de acı vardı ama bir saniye geç gelmişti. Böyle bir şey saplanıyor ve içinde yayılıyor. İnanılmaz bir.. yanıyormuşsun gibi… Ondan sonra zaten bende zaman kavramı pek yok. Yani bana sorsan “Belki beş dakikadır oradaydım,” derdim ama
videolardan gördüm, orada sadece bir dakika boyunca kalmışım. En sonunda ellerimi ağaçtan ayırmayı başardılar. Sürükleyip ağaçtan uzaklaştırdılar. Sonra görüntüleri izledim; iki tane polis beni kaldırmaya çalışıyor ama ellerinden kayıyorum, kaldıramıyorlar. Diğer polisleri çağırıyorlar. Bir yandan da karma şa halindeler, ne yapacaklarını bilemiyorlar. Birkaç defa taşımaya çalışıyorlar. Bir ara hatırlıyorum, bir tanesi “Bayılma numarası yapma lan!” dedi. Yani onun üstüne bir de kalkıp yürüyeyim istiyorlar! Ondan sonra vazgeçtiler. Ben parkın orta kısmına doğru geçtim. Kamerayı ve içindeki hafıza kartını bulup, sakladım. Yaralıydım ama çok da kötü hissetmiyordum, inanılmaz bir adrenalin vardı. Hatta o sıra parkın ortasında bayağı güzel işler yaptık. O çadırların bir kısmını kurtardık. Orada sanırım bir saat kadar vakit geçirdik. Bir yandan diğer arkadaşlarla haberleşmeye çalışıyorduk. Sonra şanslıymışım ki yanıma tıp okuyan bir arkadaşım gelip durumumu sordu. Onun ısrarıyla hastaneye gittim. İyi ki de gitmişim, beni hemen ameliyata aldılar.

“Gemiye binen kurtuldu”
Taksim’in alınışının ertesinde, Pazartesi sabahı ilk işim oraya gitmek oldu. Taksim’i son bırakışımı düşün, çadırlar yanıyor filan… bir de bu gelişim; her taraf çadır, her taraf insan, flamalar, pankartlar, bayraklar, o coşku… Etrafta tek bir polis yok! O günden sonra da her gün Gezi Parkı’ndaydım. Tabii elimde de baston. Öncesinde inanılmaz bir umutsuzluk vardı. Ama Gezi’den sonra, “Biz burada ne yapabiliriz ki? HES’leri yapacaklarsa biz onları nasıl durdurabiliriz ki?” diye soranlara artık “Bak, Gezi’ye yapabildiler mi?!” diye sorma avantajına sahiptik. Gezi ertesi Ağustos eylemlerinde de sokaktaydık. İslamcı aktivist bir arkadaş bir tanım yapmıştı, “Gezi Nuh’un Gemisi; dışarıda inanılmaz bir fırtına kopuyor ya da kopacak. Onun uyarıları da yapılmış zaten, artık ayağınızı denk alın. Yolsuzluk, hırsızlık, cinayetler buna bir son verin ve bize katılın. Gemimize gelin, o çeşitliliği görün. Yeni bir dünyaya gidiyoruz, yeni bir dünya kuracağız,” demişti ve eklemişti, “oraya gelen kurtuldu”.

No comments

Leave a reply