“İnsanlar hâlâ tuhaf, The Doors hâlâ efsane”

0 Posted by - 14 January 2012 - O OLDU BU OLDU

Bugünkü Milliyet Cadde’den iktibas ediyoruz Aslı Onat’ın aynı zamanda (tamamı) Milliyet Sanat Ocak sayısında da yayımlanan yazısını, maksat 24 Ocak’a daha iyi hazırlanmak:

” ‘L.A. Woman’, 24 Ocak’ta çift CD halinde tekrar piyasaya sürülecek. Albümün 40’ıncı yılı onuruna yeniden yayınlanan yapıtta, grubun daha önce hiçbir albümünde yer almamış ‘She Smells So Nice’ adlı şarkısı da bulunuyor.

The Doors’un bu kadar yıldır dinleniyor olmasını, daha önce hiç yayınlanmamış bir şarkılarının çıkmasının bu kadar heyecan yaratmasını neye bağlamalı? Kimselerinkine benzemeyen bir tarz geliştirdiklerini yadsımak mümkün değil. Gerek albümlerinde, gerekse konserlerinde yarattıkları atmosfer, kesinlikle benzersizdi. Rolling Stone dergisi yazarlarından Ben Fong-Torres, grubu anlattığı ‘The Doors’ adlı kitabında grubun asıl hayran kitlelerini dağıldıktan sonra edindiklerine dikkat çekerek, sonraki nesillerle çok sağlam bir bağ kurduklarını anlatıyordu.

40 yıldır eskimeyen grup
Bu durum da garip olmasa gerek çünkü ‘People Are Strange/İnsanlar Tuhaftır’da geçen ‘Faces look ugly when you’re alone/Yalnızken bütün yüzler çirkin görünür’ gibi sözler, okulda dışlanmış ergenlerin yıllardır sığındığı bir liman olageldi. Bu insanlar büyüdüklerinde de hayatın farklı olmadığını gördüler, onların çocukları, sonraki nesiller derken, The Doors, 40 yıldır dinlenmeye devam ediyor.
Ayrıca ‘60’larda Vietnam Savaşı’nın pompalandığı bir dönemde ‘Unknown Soldier/Meçhul Asker’ gibi bir şarkının yazılmış olması çok önemliydi. Bu anti-militarist tavırlarının yanı sıra seksle ilgili tabuları yıkmaya çalışan şarkıları, Nixon döneminin Amerikası tarafından hiç hoş karşılanmadı tabii. Onlara göre The Doors, acilen kontrol altına alınmalı ve gençleri daha fazla zehirlememeliydi.

Farklı bir dünyanın kapılarında
Tuşlu çalgı ustası Ray Manzarek’in uzun soloları, blues’la rock arasında gidip gelen şarkılar üreten bu grubun diğerlerinden farkını ortaya koyan bir diğer özelliğiydi. The Doors’un müziğini beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz ama kesin olan bir şey var: Dinleyiciye farklı bir dünyanın ‘kapılarından’ geçme, başka bir boyutta dolaşma hissini vermeleri bile başlı başına bir nedendir önemsenmeleri için. Özellikle konserlerinde yarattıkları atmosfer, insanlara uzay yolculuğuna çıkmadan başka gezegenlere gitmiş hissini veren, benzersiz deneyimlerdi. Jim Morrison da sağlığında bu konserleri hiçbir zaman ‘şov’ olarak görmediğini söylemişti: “Ben, konserlerimizi tiyatro olarak görmüyorum; onlar benim için ölümle yaşam arasında bir tür yolculuk, iletişim kurma ve insanlarla özel bir düşünce dünyasında buluşma çabası…”

The Doors adının seçilmesinde Aldous Huxley’in ünlü eseri ‘Algının Kapıları’yla William Blake’in etkisi olduğu bilinir. Şarkı sözleri de çok okuyan ve koyu bir Arthur Rimbaud hayranı olan Jim Morrison’ın felsefi yaklaşımıyla dönemin Rolling Stones, The Beatles gibi fenomenlerinden farklı bir yerde duruyordu. Onlar da iyiydi, güzeldi ama The Doors’unkiler kadar kafa yorulacak değil, daha çok eğlenmeye yönelik şarkılar yazıyorlardı.
Zirvede oldukları altı yıla, klasikleşen altı albüm sığdırdı The Doors: ‘The Doors’ (1967), ‘Strange Days’ (1967), ‘Waiting for The Sun’ (1968), ‘Soft Parade’ (1969), ‘Morrison Hotel’ (1970) ve ‘L.A. Woman’ (1971).

Sonun başlangıcı
The Doors’un tarihçesiyle Jim Morrison’ınki birbirine paralel gittiğinden Morrison’ın düşüşe geçmesi, grubun sonunu da hazırladı. Bir yandan şaman liderleri gibi bir havaları varken, diğer yandan ergenlere çalan bir ‘pop grubu’ gibi görülüyorlardı ve bu çelişki, Morrison’ın canını sıkmaya başlamıştı. “İsyan, düzensizlik, kaos ve bir anlam ifade etmeyen her türlü eylem” onun ilgi alanına giriyordu ve düşüncelerini uygulamaya başlayıp konserlerde ‘uygunsuz’ hareketlerde bulununca, birkaç kez tutuklandı. Şarkıcı, 1971 yılına gelindiğinde, gruptan kopmuştu. Sonuncusu olduğunu bilmeden turneye çıktılar. Ardından Morrison, Mart 1971’de kız arkadaşı Pamela Courson’la yeni bir hayata başlamak üzere Paris’e gitti. Ancak orada yaşamaya başlayamadan sonsuzluğa göç etti. Onun ölümünün ardından The Doors, ‘Other Voices” ve ‘Full Circle’ adlı iki albüm daha yayınladıysa da Jim’siz tadı tuzu kalmamıştı müziklerinin. Tam kadro olarak ömürleri yalnızca altı yıl sürmüş olsa da yaklaşık yarım yüzyıla vurdukları damgayla asla unutulacağa benzemiyorlar.”

THE DOORS DENDi Mi  DURACAKSIN ORADA!

Eskimeyen grubun eskimeyen en güzel şarkı ve albümlerini, The Doors hayranlarına sorduk. (Yazı: Gülden Öktem)

“Light My Fire’ı unutmak ne mümkün!”
Sevin Okyay: The Doors’un unutamadığım albümleri, adlarını taşıyan ve 1967’de çıkan ilk albümleridir. Cepheden vurması, sarsıcılığı, şarkı sözleri ve ille de Morrison’ın sesi ve duruşuyla ‘Light My Fire’ı unutmak ne mümkün! Bir de, ‘The End’i çok severim.

“İlk albümlerini çok severim”
Bülent Ortaçgil: ‘Strange Days’ en sevdiğim albümü. İçindeki şarkılar çok orijinaldir, çok farklı ve güzel düzenlemeler vardır. Jim Morrison, sadece o albümle değil, ilk albümle de dünyanın en iyi ‘frontman’lerinden biri olduğunu göstermiş bir adamdır.

“LA Woman”
Sedat Ergin: En sevdiğim albüm ‘L.A Woman’ çünkü, benim açımdan en bilinen Doors şarkıları olan ‘LA Woman’ ve ‘Riders On The Storm’ onda…

“Kendileriyle aynı adı  taşıyan 33’lükleri…”
Tuğrul Eryılmaz:   The Doors’un en iyi albümü 1967’de çıkardıkları kendileriyle aynı adı taşıyan 33’lükleriydi. Bu albümün bana ulaşması 1968’i bulmuştu. ‘The End’ ve ‘20th Century Fox’ gibi parçalara hayran olmamak ne mümkündü. The Doors’un büyüklüğü ‘Britanyalı İstilası’na (The Beatles, The Rollling Stones, The Who…) kafa tutan ilk Amerikalı gruplardan biri olmasından geliyordu.

No comments

Leave a reply