Madem burnumuzun dibinde ıssız bir ada var…

0 Posted by - 15 August 2011 - O OLDU BU OLDU


Yollara düşelim, 1950’lerde çekilmiş bir Türk filmine ışınlanmış gibi Gökçeada’ya şöyle bir uzanalım bakalım…

-Gökçeada’da altınızda bir araba, bisiklet ya da motor falan yoksa tatilin anlamı yok. Adayı karış karış dolaşmadan hiçbir şey görmüş sayılmazsınız.
-Türkiye’nin en batı noktası var. Gittim. Gördüğüm şey bir duştu. Türkiye’nin en batısındaki duş. Göbekli bir adam yıkanıyordu. Batıda bir şey yok, ne varsa doğuda…
-Telefonunuz var diye rahat rahat takılmayın. Neredeyse hiç çekmiyor. Marka, şirket fark etmez; hepsi aynı derecede çekmiyor.
-Uğurlu plajı tarafına giderseniz dönüşünüzü günbatımına getirin. Yüzlerce yıllık zeytin ağaçları ve başıboş dolaşan keçi ve koyunların hüküm sürdüğü kekik kokulu, gökyüzü yıldız dolu “Yüzüklerin Efendisi” filminden çıkma bir sihirli ülke burası. Tarifi imkansız.
-Size (bana da olduğu gibi) bir sürü şey önerecekler. Şuraya git, şuraya gitme diye (Sevgili Banu Güven kulakların çınlıyor mu?). Ben gidin-gitmeyin diyecek kadar yetkin değilim, bir-iki öneride bulunmakla yetineyim.
-Zeytinli Köyü’nde Son Vapur isimli mekana gidin. Taş ev. Bahçesinde oturun. Bir daha da kalkmayın.
-Her köyde satılan sakız muhallebisi, dibek kahvesi gibi şeyler beni pek açmadı. Ama mekanlar, sokaklar, mahalleler gerçeküstü, film seti…
-Kaleköy’e giderseniz Yakamoz’a gidin. Çok güzel bir balık lokantası. Her şey leziz. Servis, sunum harika. Manzara eşsiz. Kazık da değil. Türkbükü’nde bir keriz lahmacunu fiyatına balıklı rakılı yemek yiyorsunuz.
-Tepeköy’de herkes Barba Yorgo’ya gitmenizi söyleyecek. Çok güzel bir yer. Yolu dik, dağın tepesi. Bir Antonioni filmindeymişçesine uzun sessizlikler eşliğinde, en sıcak ağustos gecesinde bile sırtınıza alacağınız bir hırka ve rüzgardan dağılan saçlarla oturacağınız bir yer. Aşağıdaki bağın mahsulü Barba Yorgo şarabı var karafla gelen. Bir de Eleni lokantası var. Gidemedim aklımda kaldı.
-En sevdiğim köy, hiçkimsenin git demediği Dereköy. Bir kahve, okey oynayan köylüler, Gollum adını taktığım bir köpek, çatlak duvarların arasından beni izleyen boncuk gözlü bir-iki köylü çocuk, yanından dev bir soba borusu çıkan bir kilise. Dereköy bu kadar.
– Güneyde Tuz Gölü’nün orada kilometrelerce uzanan kumsallar var. Herkes windsurf ve kiteboard yapıyor. Etraf ise yer yer lağım kokuyor. Herhalde pisliklerini bu güzelim doğaya boşaltmıyorlardır…
Sonuç: Korkacak bir şey yok. Burasının önümüzdeki 20-30 yıl içinde
bir Alaçatı olması imkansız. Olsa olsa daha güzeli olabilir

1 Comment

  • Nevra 15 August 2011 - 12:57 Reply
  • Leave a reply