MELİS DANİŞMEND YAZDI: “KEMANCI GEÇMİŞİMİN TACI”

0 Posted by - 20 April 2015 - O OLDU BU OLDU

Kemancı’ya gittiğim yıllar, annem-babamdan gece dışarı çıkmak için izin aldığım, bazen (ipin ucunu kaçırdığımız zamanlarda) bu izni koparamadığım zamanlara denk geliyor. Sanıyorum ilk kez, tanıdığım en iyi metalcilerden biri olan kuzenim Serdar Abi’den öğrenmiştim Kemancı’yı. Kız kardeşimi, beni ve kendi kız kardeşini alıp konsolosluğun yanındaki değil de, Sıraselviler’in biraz daha iç kısmındaki küçük bir giriş katına yerleşmiş olan Kemancı’ya (galiba aralarında ‘Leş Kemancı’ diyorlardı) götürmüştü bir gece. Yaşımız 18 bile değildi.

Sonraları gördüğüm en büyük Kemancı müdavimlerinden biri olan lise arkadaşım Ömer (bir pazartesi gecesi gerçekleşen ’99 depremini de orada yaşamıştı) sayesinde Alt Kemancı ile ilişkimiz başladı. Mekana girdiğimiz ilk anı hayal meyal hatırlıyorum. Merdivenler, demir kapı, bodyguard Orhan, kasa, kokusunu asla unutmadığım koridor, bilardo masalarının olduğu kısım, sahne, barlar ve duvarlardaki resimler… Bilmiyorum belki yaşım gereği ama inanılmaz büyülü bir yere adım attığımı düşünmüştüm. Gittiğimiz her sefer de aynı hissiyatla içeri adım atıyordum. Bir köşede Punk Levent barı alev alev yakıyor, diğer tarafta ilk albümünü çıkarma arifesinde olan Şebnem Ferah beliriyor, sahnede ise Indians’dan Josephine’e, vokalde Aslı Gökyokuş’un olduğu Mary Jane’den Cherokee’ye seyretmeye doyamadığımız gruplar çıkıyordu. Her hafta sonu, bazen de hafta içi koşa koşa giderdik bu mabede. Hatta üniversitenin ilk zamanlarında hafta içinin çabuk geçmesini sağlayan tek düşünceydi benim için, “Cuma olacak ve Kemancı’ya gideceğim.”

Anlattığım hikayenin yüzlerce farklı versiyonu olduğunu, yani Kemancı’nın yüzlerce kişinin anı kutusunun nadide bir köşesinde durduğunu biliyordum da yine de geçen pazartesi gerçekleşen Kemancı Reunion’ın biletlerinin bir hafta önceden tükenmesi beni şaşırttı. Akabinde de acayip mutlu etti. Bir süredir rock tutkunlarının büyük ve tuhaf bir rüzgarla ayrı köşelere dağıldığını ve sessiz sedasız bu sevdalarını yaşamaya devam ettiklerini görüyorum (bu elbet başka bir yazının konusu). Onlarca kişinin, “Nasıl bilet biter? Nereden bulacağız?” serzenişleri bende bir heyecan yarattı. Keza Sıraselviler’in Roxy’ye dönen sokağına yaklaşırken de kuyruğun alıp başını gitmiş olması içimde bir “Oley oley oley” üçlüsü çekmeme sebep oldu.

20-60 arası her yaştan insan vardı Roxy’de. Kemancı dönemine şahit olanlar kadar olmayanlar da koşa koşa Zeki Ateş’i ve 90’ları anmaya gelmişti. İçerisinin yürünemeyecek kadar kalabalık olmasına hiç takılmadım, zamanında Kemancı kadar sık gittiğimiz Roxy’de ‘metrekareye üç insan düşerken hayatta kalma’nın master’ını yapmış çocuklardık neticede.

O dönemden tanıdığım, bazılarıyla hiç tanışmamama rağmen yüz aşinalığına sahip olduğum, bazılarıyla aynı dönemde Kemancı’ya gitsem de tanışmamın çok sonraları mümkün olduğu pek çok isimle karşılıklı “N’aber? Nassın?” deme rekoru kırarak dolandık durduk. Demir Demirkan’dan Teoman’a, Şebnem Ferah’tan Aylin Aslım’a, Pentagram’dan Josephine’e onlarca isim sahne aldı. Her şey tıkır tıkır ilerledi (ki Aylin Aslım bu etkinliğin mimarıdır). İlginçtir, havaya kalkmış telefon sayısı çok azdı gece boyunca. İnsanlar gerçekten o anın bir parçası olmayı tercih etti.

Böyle gecelerde herkesin ortak bir amaç için bir araya gelmesini ve anıların onların suratlarında yarattığı (tarifsiz) hakiki gülümsemeyi izlemeyi seviyorum. Sahne alan tüm isimler bir lise buluşmasındaymışçasına heyecanlı ve hayat doluydu. Tabii onları izleyenler de. Şimdi geriye dönüp baktığımda o dönemin bana en çok hissettirdiği şeyin “her şeyi yapabilme gücü” olduğunu görüyorum. Sanki istesem her şey mümkün olacakmış gibi (sonradan namümkün olduğunu öğreniyorsun o ayrı) gelirdi bana. O gece bunu tekrar hatırladım. Kemancı’nın o unutmadığım kokusu üstüme sinmiş gibi döndüm eve. Biraz büyüdüm diye üzüldüm. Sonra iyi ki o dönemi bir yerinden yakaladım diye sevindim. Seyirci olarak gittiğim Alt Kemancı’nın sahnesine bakıp, “Bir gün ben de o sahneye çıkacağım,” derdim, mekan kapanmadan birkaç sene önce çok şükür ki üçnoktabir’le bunu gerçekleştirdim. Eskileri düşüne düşüne uyudum. Sonra uyandım. Ve neyi hatırladım! Asıl Sibel Gökçe oradaydı yahu! Kemancı müdavimi. O bahsettiğim hakiki gülümsemeyle (ve hiç değişmemiş halde) geçip gitti yanımdan.

Melis Danişmend

No comments

Leave a reply