Otto’nun New York seferi…

0 Posted by - 20 June 2010 - O OLDU BU OLDU

screen-shot-2010-06-20-at-121235-pm

Asmalımescit henüz bu kadar patlamamışken bölgeye erken yerleşen küçük bir pizzacı Otto. Ama bir farkı var. Mütevazı DJ kabininde her zaman iyi müzik yapan birileri bulunur. Otto pizzalarıyla ünlü oldu ama asıl ilgimizi çekmesi gece yarısından sonra insanları azdıran, masaların üzerine çıkarıp bu 30 metrekare mekanı cep diskosuna döndüren atmosferiydi. İstanbul’da bunun gibi mekan pek bulunmaz. Ya fazla şaşaalı dekorasyon yaparlar ya uyduruk müzik koyarlar, olmaz yani…
Otto’nun güzelliği bu. Tarzı, giyim kodu falan olmayan, kasmayan, insanların rahat olduğu, kendileri gibi insanlarla rahat rahat yeyip içip müzik dinlediği takıldığı bir yer.
Otto o kadar tutuldu ki Santralistanbul içindeki Otto geldi: Otto Santral. Müzik etkinlikleri, konserler, DJ performansları başladı. Ve Asmalımescit’te Sofyalı Sokak’taki Otto Sofyalı geldi son olarak. Benim en az sevdiğim Otto. O sokağın enerjisinden midir nedir bir türlü Otto’da gibi hissetmiyor kendini insan.
Geçen yıl Çeşme’ye açtıkları ve bu yıl devam etmeyen mekana ben gitmedim, nasıl bir yer bilmem. Ama benim için Otto küçük Otto’dur ve felsefesi oradadır.

“Gelin beraber kutlayalım”
Otto 5 yaşına girmiş. Daha dün gibi açıldığı günler. Ortaklar Erol Türkoğlu ve Nevzat Atasoy bunu bir kutlama haline getirmek istiyor, özel konserler ve partiler düşünüyorlar. Bu arada onlarda çalan İlhan Erşahin ile konuşuyorlar. Erşahin’in kulübü Nublu da New York’ta sekizinci yılını kutluyor. Neticede şu çıkıyor ortaya: Gelin baba, biz bu kutlamaları birlikte yapalım. Otto New York’a Nublu’ya gitsin, Nublu İstanbul’a Otto’ya gelsin. Carlsberg de sponsor oluyor. Biz Otto’yla New York’a gittik.
Otto’nun ortaklarından Nevzat Atasoy aynı zamanda DJ. Otto’nun resident DJ’yi DJ E ile birlikte çaldılar. Caz ve türevlerine alışık olan Nublu’nun bu durumu yadırgadığını sanmam. Gördüğüm kadarıyla herkesin keyfi yerindeydi.
12 Haziran’da I Led Tree Lives ve Butch Morris yönetimindeki Nublu Orchestra vardı. Ardından Nevzat Atasoy ve DJ E çaldı. 15 Haziran’da ise Wollesonic, Jesse Yusef Murphy With Strings, Shoreline Cold, Lee Douglas, Lovefingers ile birlikte yine Nevzat ve DJ E çaldı. Sabah 5’e kadar falan sürüyor ortam merak edene söyleyeyim. Nublu küçük bir yer, ama müdavimleri var. Her an sürpriz konuklar, müzisyenler buranın kapısından içeri girebiliyor. İlhan Erşahin de hep etrafta, konukları ağırlıyor ya da müzisyenlerle muhabbette. Kapının önü de piyasanın merkezi gece boyu gelen geçen sigaraya çıkan takılıyor…
İnsan şunu görebiliyor, etrafta bin bir türlü adam ve kadın var, New York’ta bir bardayız ve müzik insanların en iyi anlaştığı nokta.
Kutlamanın devamı da eylül ve ekimde İstanbul’da olacak. Tarihler daha sonra açıklanacakmış. New York notlarım ise bakın şöyle.

New York sokaklarında…
-Bir pub’da Amerikalılarla futbol maçı izledim. ABD-İngiltere. Amerikalılar hiçbir şeyden anlamıyor, gol olunca abartılı bir şekilde “yeahhhh mennnn, wouuuwww” diye seviniyorlar. Futbol onlar için yeni. Arada ABD mavi forma, İngiltere beyaz forma gibi bilgiler veriliyor.
-iPhone kullanan “homeless”lar gördüm. Genç, gayet cool görünen, Gogol Bordello’nun solisti Eugene Heutz gibi tipler. Acayip cool ve moda giyinen tinerciler olduğunu düşünün öyle yani. Elde iPhone muhabbetteler, kafalar tabii ki bin beş yüz. Ama saçlar falan yağ topu olmuş.
-Restoranlarda çalan müzikler çok kafaydı. Gayet şık bir yer olan Friemann’da Guns N’Roses çalıyordu. Yine geceleri tıklım tıklım dolan klas bir restoran DBGB’de MGMT çaldı, indie müzikler gece boyu devam etti. Tıklım tıklım dolan pizzacı Pulino’s’da Joy Division duydum. Bizde hâlâ cool olacağız diye house, lounge, chill out birbirinin aynı asansör müzikleri çalanlar tekrar düşünsün.
-Akşamdan kalma oldum. Tedavi için bloody mary içtim. Barın adı Great Jones. Pavement’ın basçısı Mark Ibold’un buranın ortağı olduğunu öğrendim. Mahalle barı. 30 metrekare. O kadar kalabalık ki pazar sabahı, içeriden iki kişi çıkıyor, dışarıdan iki kişi içeri girebiliyor. Brunch dedin mi bloody mary, en iyi “çivi çiviyi söker” hadisesi.
-Piknik yaptım. Otto’cular sağolsunlar hadi pikniğe dediler Central Park’ta çimlere yayıldık. Hava güneşli çoluk çocuk herkes çimlerde, valla bu park olmasa New York bayağı dandik bir yer olurdu.
-Pazar sabahı parkta çalan metal grubuna takıldım. Basçısının gaz maskesiyle çaldığı bir metal grubu. Tarzını siz hayal edin. Pazar sabahı hiç çekilmiyor. Ama frizbi oynayan çocuklarıyla takılan insanlar hiç şikayetçi görünmüyordu.
-Sal’ın yerinde takıldım. Kaldığım otelin köşesinde bir pizzacı. Sal’s Little Italy. Kardeşi Sal ile burayı 1975’te açan Enzo’nun kolyesi altın, kalın parmaklarında sarı yüzükleri var. Tombul karısı Anna servis yapıyor. Ekose örtülü masalarda bir itfaiyeci (yanda itfaiye istasyonu var), bir polis, bir teslimatçı çocuk, iki Çinli kadın ve ben yemekteyiz. Village People gibiyiz. 30 metrekarelik bir yer. Yediğim en iyi pizzayı yapıyor. İki çeşit pizza var; öyle şunu al, bunu çıkar onu koy yok. İstemezsen yeme. Makarnalar, sandviçler ve ev şarabı o kadar. “Baba 2”de Michael Corleone’nin tuvalette gizlenmiş tabancayı alıp Solozzo ve McCluskey’yi vurduğu lokanta gibi. Bu sarımsak kokulu yeri sevdim. Bir de baktım ki duvarlara Harvey Keitel’dan Johnny Depp’e,
Al Pacino’ya herkesin resmi var burada. Bir nevi az bilinen Bambi’ymiş yani burası.
-Bolca inşaata bakan adam gördüm. Şehirde hayli inşaat var sağda solda. “İnşaata bakan adam” da var, “elleri arkada kavuşturmuş” esnaf da. Hatta elimizden cacık, döner ve baklavayı almaya yeltendikleri gibi bunları da alacak birileri diye korktum.
-“Bilmem ne dizisindeki bilmem kimin martini içtiği yere gittim” gibi şeyler yapmamak için kendimi zorladım. Öyle Standart otelinin “roof”undaki Boom Boom Room’un kapısına gidip yalandan bakıp çıkmakla övünmem. Gidersem de bir gün başka türlü olur, yazarım. Benim en sevdiğim yer Lucy’nin East Village’daki mahalle barı oldu maalesef. Lucy
80 küsur yaşında bir Polonyalı. Hâlâ barda duruyor. Yanında akraba kontenjanından bir-iki kız oluyor. Arkada iki tane bilardo masası var. Parasına bilardo oynuyor millet. Maker’s on the rocks’ımı içtim, barları dolaşmaya devam ettim. Dönmeden tekrar uğradığımda Lucy iyi yolculuklar içkisi ısmarladı. Kendimi müdavim gibi hissettim…
-Kedi büyüklüğünde farelerden kaçtım. Bu ecnebi ülkeler sokaklarda kedi köpek olmamasıyla övünür ya. Tamam da kol gibi sıçanlar var her yerde. Hele bir sokak arası, bahçe falan gördün mü sincap sanıp sevme sakın. (Aa “Sex and the City” şehrinde ne faresi?)
-Plakçılara takıldım. En sevdiğim plakçı üniversitelilerin cenneti St. Marks Meydanı’ndaki Norman’s Sound and Vision. Hırsızlığa karşı çantaların kapıda bırakıldığı plakçıyı severim aga… “High Fidelity”deki plakçının aynısı. Bodruma gir funk ve blues cenneti.
-Sokağa tüküren kadın da adam da gördüm. Taksileri de berbat. Yollar tangır tungur. Dilenci bol, gariban bol. Avrupa’ya bir gün girecek miyiz bilmem ama Amerika yakınlarda olsa 50 senede çoktan girmiştik. Aynı kafalar.

No comments

Leave a reply