Pazar röportajı: Mete Avunduk ve Kaan Çaydamlı anlatıyor…

11 Posted by - 10 April 2011 - O OLDU BU OLDU, RÖPORTAJ


Kaybedenler Kulübü filminin ve programın gerçek kahramanları Mete Avunduk ve Kaan Çaydamlı’yla Kaybedenler Kulübü filmini, programı, Kadıköy’ü, 90’ları, alyt kültürü, üst kültürü, karşı kültürü konuştuk. Muhabbet ettik anlayacağınız efem…

Kaybedenler Kulübü programın ortasında kalmak gibi. Röportajı çözerken anladım ki aslında bu ortamda bana gerek yok. Onların muhabbeti yokuş aşağı boşa alınmış arabanın yerçekemiyle ivme kazanması gibi tamamen doğal bir şekilde gelişiyor.
Uygun ısı, müzik, ışık ve içki koşulları yaratıldığında başkasına gerek yok.
Derin sessizlikler olduğunda telaşa kapılmak yok. Sessizlik paniğiyle saçma laflar etmek yok. Hele Mete’de (Avunduk) hiç yok. Tek kelimeyle bazen anlatabiliyor ya da bir sesle. Daha fazlasına ne gerek var aslında…
Yani sizin anlayacaınız benim görevim gereken koşulları Mete’nin Kadıköy’deki plakçısında yaratmaktı. Gerisi geldi. İşte karşınızda Kaybedenler Kulübü filminin gerçek karakterleri.

Filminizin yapılacağını ilk ne zaman öğrendiniz?
Kaan Çaydamlı: Aslında film eski hikaye. Mehmet’in (A. Öztekin) senaryolaştırdığı kitabı Altıkırkbeş yayınları olarak biz basmıştık. Tükendi. Film konusunda da görüşüyorduk ama program devam ettiğinden acele etmiyorduk. Program bittikten sonra yapılır diye bakıyorduk. Programın ön planda olduğu bir hikaye değildi yani kafamızdaki.

Daha sonra ne oldu?
Kaan Ç.: Daha sonra Mehmet “Devrim Arabaları”nın yönetmen yardımcılığını yaptı. Bizim Tolga’yla (Örnek) tanışmamız öyledir. Film bittikten sonra elinde bir şey var mı deyince Mehmet bu senaryoyu göstermiş. Biz de bir iki yere göndermiştik daha önce. Yapımcılar çok sofistike bulunca çekilemedi.

Sofistike bulmak ne demek? “İş yapmaz abi bu” mu demek?
Kaan Ç.: Aşk üçgeni yok , üçgen pompası yok. Ağlayarak sevişen kadın yok. Öyle tahmin ediyorum.
Mete Avunduk: Satan filmin bir matematiği var ya. Onlar olmadığı için herhalde pek ilgilenen olmadı.
Kaan Ç.: Biraz fazla entelektüel buldular herhalde. Bunun üzerine zaten biz bunu kitap olarak yayımlamıştık o zaman. Para yatıracak biri olmaz herhalde dedik.
Tolga’yı ben de tanıyordum çok iyi arkadaş olmuştuk, o okuyunca ilgilendi. Şu anda çekmeye hazırlandığı filmin (“Labirent”) ardından bunu çekecekti. Takvim değişti, o filmin hazırlıklarında bir boşluk çıkarınca araya bunu alalım dendi.

Senaryoyu nasıl değiştirdiniz ne ölçüde müdahale ettiniz?
Kaan Ç.: Tolga senaryoyu inceledi ve programı merkeze alalım dedi. Öyle yapıldı, eski senaryoyu da baz alarak yeni bir senaryo yazıldı. Tabii bütün bunlar üzerinde çok yoğun çalışarak oldu. Bizimle saatlerce görüşüldü. Saatlerce anlattık. Tolga izin istedi. Ben böyle yapacağım dedi. Biz de verdik. Kime vericez ki.

Mete A.: Tolga sizi deşifre edeceğim her bokunuzu göstereceğim dedi. Kabul ettik.
Kaan Ç: Dör beş saatlik konuşmalar yapıldı. Programdda yer alan gerçek karakterlerle bizim bulunmadığımız görüşmeler yapıldı. Radyo programları tarandı, hepsi bir araya gelince bir buçuk ay içerisinde senaryo ortaya çıktı.

Oyuncu seçimine müdahale ettiniz mi?
Kaan Ç.: Hiç karışmadık? Ama çok kibar adamlar ve bize değer verdikleri için sordular. Ama “hayır abi” desek de oynayacaktı yani oyuncular. Tartışılacak da bir şey de yoktu aslında. Nejat (İşler) çıktı geldi ben oynayacağım diye.

Mete A.: Ben Nejat’ın adını söylediğimi hattırlıyorum ama sorduklarından değil. Aklıma yattığından, bize yakınlığını bildiğim için. Gelmiş zaten “kimseye bırakmam beni oynatmazsanız büyük arıza çıkartırım, seti basarım” demiş.

Oyuncularla birlikte takıldığınızı gezip tozduğunuzu biliyorum bir süre…
Kaan Ç.: Yiğit ve Nejat bizle ilgili bir çalışma yaptı tabii.
Mete A.: Buluşturulduk. Birlikte zaman geçirdik. İçtik takıldık.
Kaan Ç.: Tolga’yla da aynı şekilde oldu aslında. Az çok tanıyorduk birbirimizi ama buralarda (Kadıköy-Moda) beraber takıldık, yemek yedik film için. Aslında bizi de dahil ederek bir alan araştırması yaptılar. Kadıköy’e geldiler. Takıldılar.

Mete A.: Biz kendimizi hiç saklamamıştık, onlara karşı da saklamadık. Her şeyi açık açık konuştuk, anlattık.

Filmi ilk prömiyerde mi izlediniz?
Mete A.: Evet.

Ne hissettiniz?
Kaan Ç.: Şizofreni gibi bir şey. İlk seferinde hiç bi bok anlamadım ben zaten. İçine giremedim. 10 küsür yılı 100 dakikaya çok başarılı bir şekilde sığdırdılar ama sen oradaki olayın gelişimini, sebep sonuç ilişkilerini seyrederken tekrar yaşıyorsun. Orada bir ayrılığı görüyorsun ama ben o ayrılığa kadar gelirken geçen süreci bire bir yaşıyorum. Zordu.
Mete A.: İzleyicinin iki dakikada gördüğü şey benim hayatımda üç yıl sürmüş.

Filmi izlerken kendinizle hesaplaştınız mı? Şunu şöyle yapmasaydım gibi…
Mete A.: Hayatımızla ilgili mi? Bende hiç yok öyle bir şey.
Kaan Ç.: Bende de…

Programı neden bitirdiniz?
Mete A.: Bir doygunluğa erişti. Bitirelim artık dedik.

90’ların sonu 2000’lerin başı alternatif kültürün ana akıma sirayet etmeye başladığı yıllar. Alternatif mecralarda çalışan eden uğraşanlar bu dönemde değer kazanmaya başlarken tam, yani tam işin kaymağını yiyecekken, siz pılı pırtıyı toplayıp gittiniz. Neden?
Kaan Ç.: Bize çok teklif geldi. Sabah programları, akşam programları.
Mete A.: Televizyonda da kullanmak istediler. Hepsini reddettik.
Kaan Ç.: Sağlam durduk. Böyle bir isteğimiz de yoktu. Biz programı yaparken de birkaç defa programı bıraktık zaten. Ben hatırlıyorum çok daralıp “ben sırt kanseriyim” diye gitmiştim. Radyoya ilaç yağmıştı. Sırt kanseri ne demekse. Bir başka dönem 8 ay yok olduk. Olympos’a gittik orada takıldık. Dört beş ay görüşmedik. Trip’te karşılaştığımızda birbirimize tekrar sarıldığımızı falan çok iyi hatırlarım. Özlediğimizi.
Mete A.: Sonra gidip tekrar başladık zaten. “Bahar gelse de gitsek” hep vardı . Yaz oldu mu zaten ortadan kayboluyoruz. Bir de tükeniyosun. Birşeyler yaşamadan oturup saatlerce ne anlatacaksın? Şehrin içersinde hep aynı şeyleri yapıyosun. Kafadan uyduramazsın hiçbir şey…

Nasıl tanıştınız?
Kaan Ç.: Radyoda. 1993 ya da 94’te. Kent FM o zaman Bahariye’deydi. Ben aşağıda oturuyordum. “Gece Fanzini” ve “Kitapsız” diye iki program yapıyordum. Mete yönetiyordu radyoyu. Bir de “Aşırı Doz” diye de bir programı vardı.
Mete A.: Müzik direktörüydüm.
Kaan Ç.: Bir programımın ardında Mete yayına giriyordu. Baktım bir gün çıktım. Mete’nin “arızalar” gelmiş, başı kalabalık. Ben geçerken aralarından bazıları “A sen Kaan mısın” falan dedi. “A birileri bizi dinliyormuş” dedim o zaman. Mete’yle aslında bir “Gümüş Kayakçı” takasıyla ilk iletişimimizi kurduk.
Mete A.: Tam hatırlamıyorum sende mi eksikti bende mi, ilk muhabbet öyle başladı. Sonra yoğun bir döneme girdik.
Kaan Ç.: Radyo Gümüşsuyu’na taşındı, benim ofis Gümüşsuyu’ndaydı. Beraber yayınevine gidiyorduk her sabah. Birlikte takılıyorduk.

90’ları anlatsanıza biraz. O dönemin yeraltı kültürüyle şimdiki arasında nasıl bir fark var?
Kaan Ç.: O dönem underground denen şey, bu dönem mainstream. Kıyafetinden, ne bileyim reklamcısına kadar herkes kullanıp satıyor şimdi bunu. Şu an Türkçe’de o zamanki “underground/yeraltı” denen şeyi karşılayacak tek kelime “karşı kültür”.
Bugün özellikle reklamcıların yaratıcılıkla ilgili problemlerini çözmek için hep aşağılara bakmaları gibi bunu da başka bir şeye dönüştürdüler. Bir sakıncası yok. Ama o zaman bizim yaptığımızı karşılayan şeyin adı bugün “karşı kültür” olabilir.
Şu an bizim yayınevi (Altıkırkbeş Yayınları) ya da Mete’nin plakçısıyla (Vintage) temsil ettiği şey budur aslında.

Türkiye nasıl bir yerdi şimdi neye dönüştü?
Kaan Ç.: Bir zaman farkı var. Ama çok da yakın buluyorum iki dönemi. Fatih Altaylı hala var. Murat Bardakçı’yla saatlerce konuşuyorlar acayip kültürlü abiler gibi takılıyorlar.
Mete A.: Adnan Polat hala var. Hiçbir başarısı yok, hala var. Ayağı sokmuş çıkarmıyor. Türkiye’de hiçbir şey iyiye gitmiyor. Şehir hayatı falan kolaylaştı. Metro var, bu tip şeyler. Kafe var, jeton makinesi var, yeme içme var ama…
Kaan Ç.: Amerikanlaştı. Global pazarlama ve satış sistemleri ele geçirdi. Eskiden bir Kapalıçarşı vardı. Bizim alışveriş merkezimiz oydu. Şimdi her yerde varlar.
Büyük sermaye her şeyi satın aldı herkes ücretli işçiye dönüştü.
Kredi sitemi de bu, morgage da bu. Sitede ev alıyorsun mesela… Çok konuştum ben ya…
Mete A.: Konuş abi. Ben aklıma birşye gelince söylerim.
Kaan Ç.: Biz o zaman çok dalga geçerdik globallikle. O zaman yeni yeni lugata giren laflar bunlar. Küresel ısınma falan… “Sayın dinleyen globalleşen dünya adına sizi kucaklıyoruz” diyorduk.
Mete A.: Ya da neden globalleşmiyoruz küresel ısınmıyoruz sayın dinleyen diyorduk.
Kaan Ç.: Bazı karakterlerimiz vardı Global Menkul değerlerde çalışan bir arıza vardı mesela. Onunla gece borsa kritiği yapıyorduk telefonla bağlanıp. Yorumlar da şöyle: “Siktiret hepsini sat. Portakal işine girelim suyunu sıkar içeriz” falan… Değişen bir şey yok.
Mete A.: Eleştireceğimiz insanın yerine koyardık kendimizi. Bu çok daha net ve eğlenceli. Sanki milyon dolarlarımız varmış da borsada oynuyormuşuz gibi. “Onu aldın mı?” “Abi canım sıkıldı hepsini sattım.”

Türkiye daha mı muhafazakar oldu? Ne oldu?
Kaan Ç.: Bölündük. Kıyılar, iç bölgeler. Rakı-balık’ın tüketildiği yerler.
Mete A.: İnsan gören yerler, turizm olan yerler. Rakı-balık olmayan yerler.
Kaan Ç.: Tandır şerbet, bulgur olan yerler. Bir de petrol çıkan yerlere sınır olan yerler. Bilinçli bu bölünme. Küçük küçük uzun bir planın parçası gibi bir şey. Fiilen üç farklı TC var yani.

Hangileri onlar bir özetlesek…
Kaan Ç.: Rakı-balık, tandır/bulgur – rakı. Bir de rakısız… Rakının neyle içildiğine göre bölünüyor yani…

Kadıköy az mı görünüyor filmde?
Mete A.: Valla ne kadar görünmesi lazımdı bilmiyorum ki? Film Kadıköy zaten. Sahilde Koço’nun aşağısı var, Trip var. En güzel sahneler Moda’da. Daha ne olsun?
Kaan Ç.: Biz burdan (Kadıköy) beslendik başka bir yere hiç gitmedik.

Beyoğlu – Kadıköy arasında ne farklar var?
Mete A.: O zaman ne farklar varsa aynısı. Orası (Beyoğlu) cangıl hareket, koşturma. Burası sakin. Yediğin içtiğin yer belli, oturduğun yer belli, herkes birbirini tanıyor. Buraya ait kültür var.
Kaan Ç.: Hala Türkiye’nin çizgi roman ve fanzin merkezi Kadıköy’dür. Kadıköy’de postanenin arkasındaki sokak tezgahtı. Herkes oaraya gelirdi. Kaset vardı. Bit pazarı sadece burada vardı. En önemli şey Laterna Bülent’ti Akmar’da. Kaset doldurma hadisesi. Müziği oradan alırdık. Çizgi romanı sokaktan. Altıkırıkbeş’in bir sürü kitabı orada sokakta bulunmuş şeylerden çevrilip basılmış şeylerdir. Hiç birbirimizle haberleşmeden bir kahvemiz vardı orada buluşurduk.
Mete A.: Cep telefonu yok. Sokaktasın ve birilerini bulman için bildiğin yerlere gideceksin. Başka ne yapacaksın ki?
Kaan Ç.: Ben mühendislik yapıyordum ve haftanın iki günü Altıkırıkbeş’in ofisi o kahvedeki masaydı. Bilirdi herkes. Salı altıdan sonra pazar on ikiden sonra. Çevirmen de oraya gelir. Ofis gibi. Bunlar çok güçlü bağlar. O insanlar hala gitmedi, buralarda oturuyor.
Kadıköy bayağı göç aldı. Cihangir ya da Asmalımescit olur mu sizce?
Mete A.: Dokusu izin vermez mümün değil. Burada öyle bar, restoran Beyoğlu’ndaki yerleri açarsan batarsın. Her taraf ev burda. Belki 150 sene sonra, biz görmeyiz. İnsanlar sahip çıkıyor Kadıköy’e bu da çok önemli. Beyoğlu’nda laz mütaahit kafası şimdi “büyük laz mütaahhit” kafasına döndü. Boş kalan yerleri yapıp yapıp satıyorlar. İyi oluyor bence kötü değil.
Kaan Ç.: Bir yandan da siteleşme var. Ağaoğlu bir yer yapıyor millet oraya gidiyor. Üç beş meşhura da bedava ev veriyorlar içinden. Havuzu, alışveriş merkezi var giriyorsun çıkmıyorsun… İyi bir şeymiş gibi bunu pazarlıyorlar.
Mete A.: “Havaalanına beş dakika…” Dünyanın öbür ucunda…

Bu röportaj yayınlandığında siz Dinamo FM 103.8’de bir Pazar programı yapıyor olacaksınız. Bu yeni bir program mı?
Kaan Ç.: Valla kendimizi için yapacağız. Bir kerelik. Bakalım olur mu olmaz mı… Hafta sonu sabah bişey yapmak çok istediğimiz ama bir türlü yapamadığımız bir şeydi.
Mete A.: Haftada üç gece program sonrasında pazarları bir türlü erken uyanamadık yani.

Şu anda Kaybedenler Kulübü’nü yapsaydınız konu başlıkları ne olurdu?
Kaan Ç.: Yapıp görmek lazım.

Tekrar yapmayı düşündünüz mü?
Kaan Ç.: Yok. İstemedik. İnsanların ilgisi oduğunu görüyorum. Bu var ama yapsak da yine Kaybedenler Külübü kafasında bir radyo programı olmaz. Radyoda bir şey yapmanın şöyle bir ıstırapı var bizim için. İnsanlar arayan ilk kişiye “Sizinle yatmış mıydık?” dememizi bekleyecekler. Uzun süredir ben arayan birisiyle yatmakla ilgilenmiyorum zaten.

Evlendin, baba oldun. Nasıl oldu bu geçiş?
Kaan Ç.: İnsanların ilgisi oduğunu görüyorum. Bu var ama yine Kaybedenler Külübü kafasında bir radyo programı olmaz.
Evlemeye karar vemek için 16 bin kilometre motora bindim. Chicago’dan San Francisco’ya gittim. “Ben şimdi bir 16 bin kilometre yapayım da evlilik düşüneyim” değil tabii. Ama neticede böyle bir dönem oldu. Hayatın içindeki şeyler bunlar. Hayatımda bir kadın var, vazgeçemiyorum hiçbir şekilde. Bu defa filmdekinin tersi oldu yani aslında. “Hayır gitme” demek. Ama onu diyebilmek için ben bir gittim.
Mete A.: Depresyona girdi bir yaz. Kayboldu. Ama şunu hatırlıyorum Kaan geldği gün, artık ona o yol nasıl geldiyse, çok iyiydi.
Kaan Ç.: Bir de benim evlendiğim kadın nasıl biri olduğumu biliyor, bana nasıl nefes aldıracağını da biliyor. Bu çok önemli.

Senin böyle bir “reset/yeniden başla” düğmesine basma dönemin olmadı mı?
Mete A.: “Reset etmek” gerektiğinde Londra’ya gidip plak alıyorum. Bana yılda üç dört defa oluyor zaten.

Kaan evlenip çocuk yapmayı tercih etti. Sen bunu istemedin mi?
Mete A.: Şu anda böyle bir fikrim yok. Ama karşı falan değilim. Ne olacağını bilemezsin ki. İkimiz bu konuda farklı insanlarız. Kaan güçlü bir aile yapısından gelen biri. O onu her zaman kafasında kurgulayabiliyor. Benim geçmişimde böyle bir şey yok.

Kaan Ç.:. Ben bu konuda Mete’yle ilgili bir şeyler söyleyebilirim. Mete aslında hep uzun süreli ilişkileri olan bir insan. Evlenmeyle ilgili çekincesi olmayan bir adam. Ama hiç öteye geçmedi. Ben bunu şuna bağlıyorum. Hep fazla genç kadınlarla uzun ilişkiler yaşadı. O kadınların hayatlarının kırılma noktası ayrılma noktası oldu Mete’de. Çok rahat aşık olan biridir.

Filmde Mete’nin bu yönü pek yok galiba…
Kaan Ç.: Filmde bu yansımıyor ama aslında benim aşık olduğum dönemde Mete de aşık oldu. İkimiz bir anda aşık olduk. Bir anda etrafımızdaki herkesi salladık. Sadece onlar vardı. Ama uzun sürmedi.
Mete A.: Bir bir buçuk sene…

Müzikte o dönem neler oluyordu, şimdi neler oluyor?
Mete A.: O zaman bir şey yapılmıyordu ki. Az sayıda grup kötü albümler yapıyordu. Bir kısmı da bizim arkadaşlarımızdı yani. Elimize gelenler hep kötüydü. Şimdi bakma insanlarda cesaret var. Ben müzik yapıyorum diye ortaya çıkabiliyorlar ve güzel şeyler de yapıyorlar. Gene kötüler var. Ama kötüler olmadan iyiler de olmaz. Türkiye’de en büyük sorun şirketler bu tarafı (alternatif müzik yapan grupları kastederek) hiç desteklemiyor. Bir grubu alıp yetiştirmek, onu büyütmek bunlar yok. Herkes hazıra konmak istiyor. Sektör zaten gebermiş. Ama bu şekilde de gitmez. Dünyada böyle değil. Büyük şirketlerin küçük alt firmaları da var ve sürekli oralara para akıtıyorlar. Çünkü ileride ses getirecek gruplar oralardan çıkacak. Çark öyle dönüyor. Herkes 30 bin kişiye konser vermiyor ki. Birileri de 300 kişiye versin. Ama her hafta versin. Burada yok. Tarkan var, Ebru Gündeş var… Hala varsa…

Kaan Ç.: Bizim programda kırdığımız şey çok net kategorilerdi. Yabancı müzik çalan radyo. Yerli müzik çalan radyo. Biz bunu lırdık. Çatır çatır Orhan Gencebay çaldık. Ümit Besen çaldık. Müslüm Gürses çaldığımızda bizi Gençler Kıraathanesi’nden Kasımpaşa’dan arıyordu babalar. Ve onlara “Neden saçların beyazlamış arkadaş” çalıyorduk bütün kıraathane dinliyordu.

Mete A.: Ümit Besen’in plaklarından bir best of CD yapmıştım programda yeri gelince çalmak kolay olsun elimizin altında dursun diye. CD’si bile yoktu adamın.

Şimdi reklamda oynuyor.
Kaan Ç.: İşte dediğim şey bu. Mesela Murathan Mungan Müslüm Gürses’i alıp başka bir şey yapmaya çalıştı.
Mete A.: Niye uğraşıyosun, adam bu zaten. Malzeme belli, milyonlar dinlemiş, biz de dinlemişiz.
Kaan Ç.: Adamın öyle bozlakları var ki oturur ağlarsın…

Kulüplerde de yerli-yabancı ayrımı vardı değil mi?
Kaan Ç.: Bunun en trajik örneği biz Kaybedenler Kulübü olarak ilk “Yalnızlar Partisi”ni yaptığımızda Karga’da ortaya çıkmıştı. Karga biliyorsun Kadıköy’ün en saygın, marka olmuş barlarından biridir. Sokağa taştı indanlar. Biz hakikaten beklemiyorduk böyle bir şey. Aynen filmdeki gibiydi gerçekten. Mete bir Tanju Okan koydu, adamlar şalterleri indirdiler. Az daha kavga çıkıyordu. Sahipleri girdi araya ve Karga’da sadece biz çalabildik o şarkıyı.

TRT gibi neredeyse…
Mete A.: Adamlar şalter indirdiler ya… “Biz burda Türkçe aranjman çalmıyoruz” diye.
Kaan Ç.: Filmde Trip’teki partide elektrik kesiliyor ve insanlar şarkıyı söylemeye devam ediyor ya. O sahnenin esası işte Karga’daki bu olaydır. Hiçkimse dışarı çıkmadı ve herkes bağıra bağıra o şarkıyı söyledi orada. Sonra baktılar ki olmayacak devam ettik.

Not: Yukarıdaki metin Milliyet’te yayımlanan röportajın kısaltılmamış versiyonudur.

Milliyet

5 Comments

  • Gülşen 10 April 2011 - 14:24 Reply

    Mehmet (A.Özdemir) değil, Öztekin.

    • Mehmet Tez 10 April 2011 - 14:47 Reply

      Düzeltilmiştir.

  • standart 25 April 2012 - 15:54 Reply

    Uzun bir röportaj olmuş. Ancak kelimesi kelimesine okudum. Emeğinize sağlık.

  • OnurssuzOlmasın 14 May 2012 - 23:16 Reply

    an itibarı ile programı dinliyorum ve gönül rahatlığıyla diyebilirim ki; filmi daha güzelmiş! 🙂

  • enes 07 September 2012 - 09:56 Reply

    Biz bunu lırdık (biz bunu kırdık) olacak .

  • Leave a reply