Seattle’dan taşan enerji 20 yaşında

0 Posted by - 26 September 2011 - O OLDU BU OLDU

“Nevermind” 4CD+DVD’lik özel bir set olarak yeniden basılıyor, Cameron Crowe’un çektiği “Pearl Jam Twenty” belgeseli gösterime giriyor, Soundgarden ve Alice In Chains yeni albümlerini kaydediyor. Seattle’ı (ve tabii grunge’ı) şöyle bir anımsamak için “Nevermind”ın 20.yılından daha iyi bir zaman olamazdı herhalde.

17 Nisan 1991… Seattle şehir hayatının müzikli anlarının en sık yaşandığı mekanlardan OK Hotel’in sahnesinde hırpani kıyafetler içinde üç adam, “sıradaki şarkı Smells Like Teen Spirit” anonsuyla yeni bir şarkılarını çalmaya başlıyor. Ne onlar ne de o akşam OK Hotel’i dolduran dinleyici topluluğu anons edilen şarkının bir yıl içinde 90’ları ve haliyle koca bir jenerasyonu (x jenerasyonu da denebilir) simgeleyecek bir marş haline geleceğinin henüz farkında değil…

Jenerasyonların sözcüsü olmayı akıllarının ucundan bile geçirmemiş, ekose gömlekli, özellikle o günlerin “rocker” standartlarına göre gayet salaş görünümlü bir dizi genç (ve gayet yetenekli) insanın alternatif rock kavramını müzik dünyasının baş köşesine oturtmasının üzerinden tam 20 yıl geçti. Eylül 1991’de piyasaya çıkan Nirvana albümü “Nevermind” bu ay çok özel bir yeniden basımla tekrar piyasaya çıkarak 20. yaşını kutluyor. Bu, aynı zamanda, Reagan yönetiminin gözü uzay savaşlarında, eli nükleer silah butonlarında Amerika’sının kuzeybatı şehirlerinden Seattle’da yetişen, ergenlik çağına dair sıkıntılar ve kestiremedikleri gelecekleri arasında sıkışıp kalmış kuşağın, kökleri Velvet Underground ve Stooges’a kadar uzatılabilecek bir müzik yaparak kendilerini ifade edebilmeyi en iyi şekilde başarmalarına tanıklık edişimizin de üzerinden tam 20 yıl geçmiş demek.

Garajlardan günışığına
“Nevermind” albümü, o en klişe tabirle, buzdağının sadece görünen kısmıydı. Nirvana’dan çok daha önce “alternatif bir rock mümkün”ü düstur edinerek kendi halindeki küçük ve bağımsız plak şirketlerinden dünya çapında dağıtım yapan, devasa şirketlere kapağı atmayı başaran pek çok grup olmuştu. Ama Amerikan hayatının vazgeçilmez öğelerinden biri olarak dimağlarımıza kazılı olan garajların o her derde deva ortamında gitar, davul ve bas üçgeni üzerine kurulu şarkılar yazan grupların teker teker günışığına çıkışının tepe noktası “Smells Like Teen Spirit” ve “Nevermind”dı. Yoksa, Seattle’ın dört atlısından ikisi, Soundgarden ve Alice In Chains, 80’lerin partici rock’ının, tuşlu çalgılara gönül vermiş pop’unun, hit üstüne hit çalan ulusal Amerikan radyoları ve hanedanlığını kurmak meşgul MTV’sinin gölgesinde kalmaktan kendilerini kurtarıp Nirvana’dan çok daha önce büyük şirketlerle anlaşmayı başarmıştı.

Bu yeraltından çıkışta üniversite radyolarına çok şey borçluydular. Her an okullarının kampüsünde konser verebilecek, tıpkı kendileri gibi giyinen, kendileriyle aynı restoranlarda karnını doyuran, aynı dükkanlardan alışveriş yapan bu yeni “rocker”ların şarkılarını çalmayı bir nevi görev adlediyorlardı. Seattle’da da durum farklı değildi. 70’lerden bu yana müzik konusunda hep aktif olan şehirde de heyecan verici şeyler oluyordu. Çıkardıkları fanzinin yanında hediye ettikleri karışık kasetlerin gördüğü ilgiden cesaretle Sub Pop etiketli plaklar yayımlamaya başlayan Bruce Pavitt ve Jonathan Poneman şehrin müzikal hareketlerini yönlendirmeye başlamıştı. Böylece gitar çalmayı Black Sabbath riff’leriyle söken, New Yorklu punk- rock’ı, kraliçe sevgisi(!) şarkılarından taşan İngiliz punk’ını ve özellikle Washington’da kuralları o yıllarda yazılmakla meşgul olunan hardcore’u dinleyerek büyüyen müzisyenler de aradıkları desteğe kavuşmuşlardı.

Sub Pop’un plaklar basmaya başlamasının ardından 1991’e kadar geçen süreçte, hem müzikal anlamda hem de tavır ve görünüm anlamında bugün grunge olarak tanımladığımız her şey yerli yerine oturmuştu. Bu yüzden perma saçlı rock’ın kendini imha etmek üzere olduğuna erken uyanan plak şirketlerinden Geffen’in Nirvana’yı bünyesine kattığı günlerde -eğer tutarsa- tepeden tırnağa hazır bir kültürel hareket mevcuttu. O meşhur “Smells Like Teen Spirit” videosu MTV’de saatte bir gösterilmeye başladığında aslında bir anlamda haysiyetli bir müzik türü ve çevresinde oluşan tavırında artık sonu gelmişti.

Kendini imha süreci
1992 grunge’ın ve “Seattle’dan geldik biz” diyenlerin yılıydı. Çok kısa aralıklarla çıkan “Nevermind”, ilk Pearl Jam albümü “Ten” ve Soundgarden’ın “Badmotorfinger”ı esas etkisini yeni yılla birlikte göstermişti. Öyle ki artık Grammy’lerin kategorileri arasına bir “alternatif müzik” ödülü eklenmiş, uydurma bir “grunge argosu” ne olup bittiğini çözmeye çalışan New York Times’ta yayımlanmıştı. Grunge sadece saçlarına yazdıkları şarkı sözlerinden daha çok vakit harcayan rock yıldızlarını değil, Michael Jackson’ın “Dangerous”ını da bir numaradan indirmişti. “Nevermind” hafta 300 bin adet satıyor, kimsenin beklemediği bir fenomene dönüşürken bir yandan da para basan bir makineyi tam güç çalıştırıyordu. Herkesin harıl harıl yeni “grunge” grupları aramasına, bulamazlarsa “yaratmalarına” zemin hazılıyordu. Mecburen mecburiyetten ikinci el kıyafet satan mağazalardan giyinen, beat kuşağı ve punk etiğiyle sıkı bağları olan, 80’lerin beyazyakalı Amerikasında büyüyen ve onların değer yargılarından uzak durmak için epey çaba sarfeden bu Seattle’lı grupların hemen hemen her şeyi derhal markalaştı. Halbuki 90’larla beraber dünya değişiyor, değerler farklılaşıyordu. Berlin Duvarı’nın yıkılışı, Sovyetlerin dağılışı derken yeni bir düzene geçiliyordu. Bu değişimi bir şekilde kendi alışkanlık ve hayatlarında da yaşamak zorunda kalan gençler görünüşe göre çareyi bu kendileri gibi görünen, o bildik tanrısal rock yıldızı adetlerinden uzak adamların peşine takılmakta bulmuştu. Ve tabii bir de o enerjide. Müzik yazarı Everett True’nun tanımıyla “Seattle’a sığmayıp taşan o akılalmaz enerji” grunge’ın gücünün kaynağıydı, o meşhur ekose gömlekler ve enine çizgili kazaklar değil.

5 Nisan 1994… Elektronik müzikten hip-hop’a ve country’e yepyeni şeylerin (ekseriyetle başlarına “alternatif” sıfatının koyulmasıyla) arandığı, denendiği ve kabul gördüğü bir on yıla start veren Kurt Cobain’in kendi ellleriyle Seattle tufanını dindirdiği gün. Cobain’in ölümü, üstlerine hiç ama hiç istemedikleri bir kimliğin yıkıldığını fark eden bu Seattle çıkışlı aklı başında adamlara da bir uyarı gibiydi. Uyarı ilk dikkate alan Pearl Jam oldu. İşin Eddie Vedder’ın bir kanaat önderi olarak 1993’te Time’ın kapağına kadar gidebileceğini gören Vedder ve Pearl Jam kariyerlerinin kalanını kontrollerinden çıkan şöhretlerini normal seviyelere çekmeye uğraşarak geçirdi. Soundgarden ve Alice In Chains verilen mecburi molalardan sonra tekrar toplanıp müzik yapmaya devam ediyor. Dave Grohl, kendi besteleri ve “rock dünyasının en kıyak adamı” sıfatıyla projeden projeye koşuyor. 91-94 arası yüzbinlerce albüm satan onlarca grunge grubununsa adını sadece meraklıları hatırlıyor artık. Çarklar dönüyor, makine işliyor…

*Milliyet Sanat Eylül sayısından

Seattle ve grunge’ı daha iyi anlamak için mutlaka dinlemeli:

Neil Young – “Rust Never Sleeps” (1979)
Black Flag – “My War” (1984)
Dinosaur Jr. – “You’re Living All Over Me” (1987)
Green River – “Dry As A Bone” (1987)
Melvins – “Gluey Porch Treatments” (1987)
Screaming Trees – “Even If And Especially When” (1987)
Pixies – “Surfer Rosa” (1988)
Sonic Youth – “Daydream Nation” (1988)
Blood Circus – “Primal Rock Therapy EP” (1989)
Mudhoney – Mudhoney (1989)

…ve tabii muhtelif sayı ve dozlarda Nirvana, Pearl Jam, Soundgarden ve Alice In Chains albümleri.

No comments

Leave a reply