10 Kasım yazısı: “Konfor alanı”nı terk etmek

3 Posted by - 10 November 2017 - BAŞKA ŞEYLER, KÖŞE YAZISI

Başlığa bakıp ne alaka diyebilirsiniz. O günün şartlarında “konfor alanı” diye bir kavram yoktu ve evet bu kavramla geçmişi değerlendirmek anakronizme de kaçabilir. Olsun gelin bütün bunların bilincinde olarak 1919’a ışınlanalım bir anlığına.

*

Bölgedeki tek doğru dürüst bina olan öğretmen okulunun girişinde, kahvehanenin yanındaki küçük odada kalıyordu. Cepheden cepheye koşmaktan sağlığı bozuk. Böbreklerindeki rahatsızlık bir türlü tam olarak iyileşmiyor. Anadolu ayazında -benzin yeterse- üstü açık arabalarla dolaşılıyor (toplam üç otomobil var). Asla tam olarak iyileşemiyor. Anadolu’daki sıtma salgınından dolayı ara ara ateşleniyor. Ama bunu kimseye belli etmiyor. Ordudan istifa ettiğinden beri “taşra beyefendisinin av kıyafeti” denebilecek bir kıyafetle dolaşıyor. Başka elbisesi yok.

İngilizlerin fiilen yönettiği, birkaç aya da resmen işgal edeceği İstanbul’da, Akaretler’deki mütevazi bir kiralık evde yaşayan annesine gönderdiği haberciyle iyi olduğu kendisini merak etmemeleri gerektiği mesajını yolluyor. Bir kat sivil elbise göndermesini istiyor.

Bütün gün telgraf başında mesaj yazdırıyor ya da alıyor.
Seri biçimde kahve ve sigara içiyor. Türkiye’nin dört bir yanındaki komutanlarla, çete liderleriyle, İstanbul’daki hükümetle, İngilizlerle ve Fransızlarla ustaca bir diplomasi yürüten bu savaşa her an hazır askerin, 38 yaşındaki kendinden emin, cesur adamın tek lüksü bu. Hiç söylenmiyor. Şikayet etmiyor. Umutsuzluğa kapılmıyor. Olmadık hayaller peşinde değil. Herkes ne olacak acaba diye umutsuzca beklerken o sakin, kararlı.

Bu tarif etmeye çalıştığım adam Osmanlı ordusunun en saygı duyulan (eski) komutanlarından, birkaç aydır Anadolu’da milliyetçi direnişi örgütleyen Mustafa Kemal’den başkası değil. Bu adam, Erzurum ve Sivas Kongresi’ni toplamış. Bir yıl kadar sonra da ilk Meclis’i açacak ve başkanı olacak insan.

1919 yılının kışında bir kale çevresindeki üç beş perişan ev ve sıtmanın kol gezdiği bataklıklardan ibaret Ankara’da hem İstanbul’daki hükümete karşı hem de ülkeyi işgal eden Fransız, İngiliz, İtalyan, Yunan ordularına karşı, Doğu’da Ruslara karşı milli mücadeleyi örgütleyen adam. Ve günlük hayatı budur. Sigara kahve soğuk bir oda ve telgraf makinesi. Toplantılar cephelere yolculuklar ve pek yakındaki önce iç savaşa sonra da bağımsızlık savaşına hazırlık.

*

Andrew Mango’nun yazdığı “Atatürk, Modern Türkiye’nin Kurucusu “adlı kitapta Atatürk’ün günlük hayatına mizacına dair çok fazla bilgi var. Okumanızı tavsiye ederim. İnsani yanlarını gördükçe daha fazla saygı duyuyor insan.
Bugün sanki havadan gelmiş gibi duran, hiç mücadele etmeden içine doğduğumuz bu ülke, bu topraklar ölüm kalım mücadelesi veren bir grup insan sayesinde var. Hiç olmayabilirdi.

O zaman İstanbul’daki hükümet işgal güçlerinin tarafındaydı. İstanbul’a yerleşmiş İngilizler’i destekliyor, milli direnişçileri dinsizlikle suçlayan fetvalar verdiriyordu. Hep aynı hikaye yani bazı şeyler hiç değişmiyor. Onlara kalsa şu anda ne haldeydik acaba?

Kitapta gördüğüm, bugüne kadar hiç düşünmediğim fark etmediğim çok ilginç bir şey var.

Mustafa Kemal bir Osmanlı entellektüeli ve şehirli bir aydın olarak birçok çağdaşı gibi konforlu bulduğu İstanbul’da kalabilir, Anadolu’nun geri kalmış, sıtmayla perişan olmuş topraklarındaki sefalete katlanmayabilirdi. Medeniyeti, büyük şehirlerin nimetlerini ve burada yaşanan sosyal hayatı çok seviyordu. Gece hayatına bayılıyordu. İyi yemekler yemek, iyi içkiler içmek, güzel sofralarda muhabbet etmek onun zevk aldığı şeylerdi. Ben mücadelemi fikri olarak vereyim ya da burada meclise gireyim orada konuşarak etkili olmaya çalışayım demedi.

Yani bugün bizim gibi pek çok şehirlinin vazgeçilmez olarak gördüğü hayat tarzını geride bırakmayı bildi. Hani diyorlar ya şimdi “konfor alanı” diye. Hepsini terk etti. Hepsinden vazgeçti. Yapması gerekeni yaptı.

Çünkü kişisel hesapların çok üzerinde bir insan. Bir hedefi var, inanmış, daha sürüldüğü Suriye’deyken, İtalyanlarla savaştığı Libya’dayken, Anafartalar’dayken inanmış. Bütün devrimleri, çağdaş bir toplumu, bilimle yükselecek ve gelişecek bir ülkeyi, Cumhuriyet’i, modern devleti ve kurumlarını, kadın haklarını her şeyi çok önceden planlamış, düşünmüş.
Sırf bu yüzden bile karşımızda ilham alınacak en önemli tarihi şahsiyet olarak duruyor.
Özlemle anmamak mümkün mü?

Mehmet Tez

No comments

Leave a reply