ABD’de uzun yıllar gösterİlmeyen fİlmİ Alkan Avcıoğlu yazdı: Ceza Parkı

0 Posted by - 18 March 2014 - KÖŞE YAZISI

‘Mahkemedeki Bay ve Bayanlar. Sizlere bir şey okumak istiyorum: “Ülkemizin sokakları kargaşa içinde. Üniversiteler asileşen ve ayaklanan öğrencilerle dolu. Komünistler ülkemizi yıkmaya çalışıyor. Rusya ‘yapabilir’iyle bizi tehdit ediyor ve Cumhuriyetimiz tehlikede. Evet, hem içeriden hem dışarıdan tehlike. Kanun ve düzene ihtiyacımız var yoksa ulusumuz kurtulamaz.” Bunları Başkan’ımızın sözleri diye var sayıyorsak hepimiz hoş görülebiliriz. Bu sözler 1932’de Adolf Hitler tarafından söylendi.”

Filmin bir sahnesinde mahkumların avukatı okur yukarıdaki paragrafı. Avukatın derdi siyasal yaşamın rutin bir parçası gibi gözüken tehditler üzerine kurulu ulusal güvenlik söylemlerinin ne kadar tehlikeli olduğunu ve faşizmle nasıl akraba olduğunu göstermektir. Nitekim de öyledir. Okunan kısımdaki Rusya ve komünistlerin yerine başka tehdit tanımları yerleştirirseniz buna benzer söylemlerin ne sıklıkla kullanıldığını anlayabilirsiniz.

ABD’de yaşayan İngiliz yönetmen Peter Watkins filmi çekme nedenini sokaktaki radikal hareketi gördüğünü, umursadığını; bu harekete karşı başlatılacak savaşı hissettiğini ve sessiz kalmak istemediğini söyleyerek özetler. Watkins devletin muhalif sesleri cezalandırma refleksinin kolaylıkla ne kadar vahim boyuta ulaşabileceğini göstermeye çalışır. Bunu yapmanın en çarpıcı yolunun bir kurmaca film değil de, insanların gerçek zannedeceği bir TV programı, bir TV belgeseli yapmak olduğunu düşünür.

Bunun için iyi bildiği bir türün geleneklerinden faydalanarak daha önce yaptığı gibi bir sahte-belgesel çeker. Watkins bu film dışında da gerek belgesel gerekse TV haberlerinin formatından pek çok kez faydalanmıştır. En bilindik işlerinden ‘Paris Komünü / La Commune’de 1871’deki ayaklanmayı yeniden canlandırır ve aralara karakterleriyle TV röportajları yerleştirir. Nükleer bir savaş çıkmış senaryosunu gerçek bir TV programıymış gibi ele aldığı 1965 tarihli ‘The War Game’ ise BBC tarafından 15 seneyi aşkın bir süre yasaklanır ve yönetmenin ülkeyi terk etmesine neden olur.

‘Punishment Park’ta da benzer bir yapı kuran Watkins geleneksel dokümanter anlatım yollarını kullanarak gerçek gibi gözüken bir kurmaca belgesel yaratır. 1960’lardan bir grup muhalifi, muhafazakâr despotların karşısına yerleştiren film kurmacasını gizler ve BBC için düzenlenen bir televizyon yayını formatını taşır. Bir TV programı kisvesi altında kapitalizm karşıtı öğrencilerden, feministlerden ve siyahi hareket öncülerden oluşan bir muhalif grubun yargılanma ve bir parkta cezalandırma sürecini anlatır. Sıradan bir TV haberi kadar gerçektir ve bizatihi bu gerçekliği şok edicidir. Film hikayesini işte bu sıradanlıkta bir kanuna dayandırır. Ulusal güvenlikle ilgili çıkan bir kanuna.

‘Ulusal güvenlik’ için tehdit unsuru taşıdığına inandığı insanların sivil haklarını askıya alma hakkı veren 1950 McCarran Güvenlik Hareketi’nden ve Kent Üniversitesi Cinayetleri’nden ilham alan film bu ideolojiyi aşırı uca taşıyarak distopik bir dünya yaratır. McCarran Güvenlik Hareketi politik mahkumları cezaevleri yerine özel bir kampta toplamayı da öngörürdü. Buradan hareketle filmde yeni çıkan kanun gereği mahkumlara iki seçenek tanınır: Uzun yıllar boyu hapiste yatmak veya Ceza Parkı’nda üç gün geçirmek. Film, iki grup mahkumun hikayesini izler. Watkins bunları ustaca çapraz bir şekilde kurgular: İlk grup (filmde 637. grup) mahkum Ceza Parkı’nı seçmiştir. Mahkumlar bir noktadan serbest bırakılır. Sınırları belli olan bir rota üzerinde üç gün içerisinde 100 km. uzaktaki bitiş noktasına ulaşanların serbest bırakılacağı söylenir. Ancak şartlar ve koşullar bu kadarla sınırlı değildir: Suyu ve yiyeceği olmayan mahkumların iki saat sonra peşlerinden, tehlike anında ateş açma izni olan polisler yola çıkacaktır.

Bir diğer grup (638. grup) ise yeni yakalanmış muhaliflerdir. Bu grup yargılanmaktadır. Jüri karşısındaki hararetli tartışmalar 637. grubun hayatta kalma ve polis tarafından türlü şiddete maruz kalma hikayesiyle iç içe anlatılır. Yönetmenin kurguda yakaladığı denge oldukça başarılıdır; ‘Punishment Park’ ne bir “hayatta kalma filmi”ne, ne de bir “mahkeme filmi”ne dönüşür. Tür filminin ucuz şablonlarına yüz vermez. Dahası hikaye anlatan geleneksel bir politik film şablonuna da pek uymaz. Sallanan omuz kamerasıyla, BBC muhabiriyle tüyleri ürpertecek kadar gerçek durur. Yönetmenin profesyonel olmayan oyuncular ve hatta gerçek öğrenciler, muhalifler kullanması da filmin gerçekçiliğini bir kat daha arttıran faktörlerden.

‘Punishment Park’ izleyiciyi rahat bırakmayan oldukça sert bir film. Rahatsız ediciliğinin arkasındaki gücü gerçekçi duruşundan alıyor. Totaliter bir zihniyetin gündelik, bayağı uygulamalarından yola çıktığı için izleyicisinin midesine bir yumruk indirmeyi başarıyor. ‘Öteki’nin ideolojik bir tehdit olarak nasıl algılandığına ve devlet aygıtının bu tehdit bahanesiyle muhalif sesleri nasıl bastırmak istediğine dair izleyicisini düşündürtmek istiyor. Dahası, üzerinden geçen onca yıla rağmen hala günümüz için mükemmel bir metafor niteliğinde. 1970’lerin en kışkırtıcı ve radikal filmlerinden biri olan ‘Punishment Park’ı izlemek için peşine düşün. Pişman olmazsınız.

BirGün’de yayımlanmıştır.

No comments

Leave a reply