ALKAN AVCIOĞLU YAZDI: “SANSÜRÜN 1001 HALİ”

1 Posted by - 14 April 2015 - KÖŞE YAZISI

Kültür ve sanat alanında karşılaştığımız sansür vakalarının sayısı hızla artarken kullanılan yöntemler de iyice ilginç bir hal almaya başladı.

İki gün önce devletin sansür refleksi yine meydandaydı. Bir konserin gerçekleşmesine, bir filmin uluslararası bir festivalde gösterilmesine izin verilmedi. Mevzubahis film, İstanbul Film Festivali kapsamında gösterilecek olan, Çayan Demirel ve Ertuğrul Mavioğlu’nun yönettikleri ‘Kuzey / Bakur‘ belgeseliydi. Festival, yaptığı duyuruda TC Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü’nün, Türkiye’de üretilen tüm filmlerin kayıt-tescil belgesi olması gerektiğini hatırlatan bir yazı yolladığını açıkladı. Bu nedenle de gösterim iptal edildi.

Öncelikle şunu baştan belirtmek gerek. Ticari dolaşıma giren (vizyona giren veya DVD’si piyasaya sürülen) filmlerin kayıt tescil belgesi alması, sınıflandırılması pekala normal. Ancak film festivallerinde gösterilecek filmlerin böyle bir uygulamaya tabi tutulmasının dünyada pek örneği yok. Lakin, Türkiye’deki film festivallerinde gösterilen yabancı filmler için de böyle bir durum söz konusu değil. Hal böyleyken bu belgenin sadece yerli yapımlara şart koşulması ve bunun belli filmlere uygulanmaya çalışılması, bu yönetmeliğin yerine ve durumuna göre sansür işlevi görecek keyfi bir uygulama olduğunu gösteriyor. Şüphesiz ki bu yönetmelik yeni değil fakat sansür amaçlı kullanılması pratiği yeni yeni yaygınlaşıyor.

SANSÜRE KILIF ÇOK
Geçtiğimiz ay, Çukurova Üniversitesi’nin kütüphanesinde bulunan nü tablolar Yeni Akit’in yaptığı haber sonrası kaldırıldı. Üniversite ise tabloların “eskidikleri” için kaldırıldığını savundu. “Eskidiler”, “kayıt tescil belgesine başvurmadılar”, “Türk aile yapısına aykırı” vb. şekilde türlü türlü kılıf mevcut. Bu sansür uygulamalarının en tehlikeli tarafı da böyle açık ve muğlak olmaları. Kılıfına uydurulmuş sansür uygulamaları, geleneksel tanımlara göre ortada nihai bir yasak kararı olmamasından faydalanarak suyu bulanıklaştırıyor. Tüm bu sansür süreçleri o kadar başarılılar ki, memleket olarak apaçık sansür olan olayları önce “sansür mü, değil mi?” diye tartışıyoruz. Apaçık olan gerçekleri ve sansürün gelişmiş versiyonlarının toplumsal hayata ve kurumlara nasıl nüfuz ettiğini göz ardı ediyoruz. ‘Bakur’ ile ilgili tartışmada da “Ee canım onlar da kayıt tescil belgesine başvursunlar” diyenleri de, diğer bir kutuptan “gösterilen diğer filmlerin kayıt tescil belgesi var mıymış” diyenleri de görebiliriz. İşte tam da bu bulanık sulara girmemek ve meselenin özüne dönerek tartışma noktasını yönetmelik ve arkasındaki zihniyet olarak belirlemek gerekiyor. Film festivallerinde gösterilen filmleri kayıt tescil belgesi almaya zorunlu kılmak kabul edilemez, çağdışı bir mantık.

Michel Foucault sansürün iktidarın erkini simgelediğinden bahsederken ceza ve denetim düsturlarıyla otosansüre dönüştüğünden bahseder. Bakur’un gösterimini engelleyen bu süreçte de, kayıt tescil belgesine başvuru zorunluluğu bu erkin simgesi olan bir araç. Dönem dönem bu aracı, denetimi ve potansiyel cezayı hatırlatmak ise sansür süreçlerinin otosansüre dönüşmesini hedefliyor. Böylelikle sansür tek bir merkezden uygulanmayacak; kurumlara ve insanlara yayılarak, bilgi ve kimliğe sirayet ederek kendi kendini yeniden üreten bir edime dönüşecek. Film festivalleri bu memlekette otosansür mekanizmasına dönüşmeyen ender alanlardan biri. Bu filmleri programlamaya ve göstermeye devam ediyorlar. Ancak iktidarın erki, denetim ve ceza yoluyla hatırlatılıyor. Dar bir çerçevede düşünmemek gerekiyor; hedef sadece bir filmin gösterilmesini engellemek değil. Bu mantıksız yönetmeliğe dayanarak, denetim üzerinden yaratılan sansürün içselleştirilmesi ve otosansür refleksine dönüşmesi isteniyor. Benzer bir şeyi TV kanallarımızda yaşadık, yaşıyoruz. Pek çok TV kanalı mevcut mevzuatları içeriklerinin çok ötesinde yorumlayarak sakınca yaratabilecek her şeyi kesiyor, mozaikliyor, bip’liyor. Çünkü böyle yapmadıklarında denetim ve ceza baş gösteriyor ve sansürün alt-mekanizmalara sirayet etme işlemi tamamlanıyor. Şu an film festivallerini bekleyen en büyük tehlike de işte bu. Festivallerin programlarını yaparken bu yönetmeliği katı bir şekilde uygulamaları, etli sütlüye bulaşmayalım derken ‘sakıncalı’ olabilecek filmleri programlarına almama eğiliminin başlama tehlikesi. Festivaller de, sektör de bu tehlikenin farkında. Dolayısıyla sektörün, festivallerin ve yazarların dayanışma içinde hareket ederek bu yönetmelikte değişiklik talep etmeleri gerekiyor.

Not: Bir süre önce kalp krizi geçiren ve tedavisi süren, filmin yönetmenlerinden Çayan Demirel’e acil şifalar diliyoruz.

*Alkan Avcıoğlu’nun bu yazısı 14 Nisan 2015 tarihli BirGün gazetesinde yayınlanmıştır.

No comments

Leave a reply