Gidenlere sosyal medyasız veda

0 Posted by - 31 January 2016 - KÖŞE YAZISI

mtezHayata veda eden her müzisyenin/oyuncunun ardından “şunu yaptı bunu yaptı” diye yazıp çizdik, linkler paylaştık, mühim laflarını Facebook’a koyduk, hashtag yazdık, RT’ledik. Ben onlara başka türlü veda etmek istiyorum.

“Şarkıcı Black hayatını kaybetti” haberini görmemle, “artık ben bu yazıyı yazmalıyım” dedim. Herkeste bir “inanmıyorum o da mı” tepkisi var. O kadar çok şarkıcı/müzisyen/oyuncu gitti ki son bir yılda, haklılar.

Her yitip giden sanatçı şarkıcı müzisyen, oyuncu, edebiyatçının arkasından onların eserlerini hatırladıkça hayatımız da gözümüzün önünde canlanıyor.

Bana kalırsa bu tip insanların kaybıyla ister istemez bir çeşit zaman tüneline giriyoruz. Günlük hayatta pek işimize yaramadığından bilinçaltımızın kuytu bir köşesindeki tozlu bir rafın diplerine tıkışırdığımız anılarımız bir anda gün yüzüne çıkıyor. Her gidenin ardından “şunu yaptı bunu yaptı” diye yazıp çizdik hepimiz, linkler paylaştık, mühim laflarını bulup Facebook’a koyduk. Ben bu defa zatı muhteremlere kendi içimde bir yolculuğa çıkarak veda etme karar verdim. Siz de kendinizce benzerini yaparsınız belki.

MotorheadLemmy, 1945- 2015: Yazlıkta üst katta bir öğleden sonra mahmurluğu. 1985 yazı muhtemelen. Yatağın üzerinde bir sürü kaset, yerde JVC çift kasetçalarlı siyah teybim. “Yngwie Malmsteen’s Rising Force”un yanında Metallica’nın “Ride The Lightning”ini hatırlıyorum (ikisi de kırmızı etiketli Raks, ikisi de dinlemekten ve sarmaktan aşınmış). Metallica’nın sonunda kalan yere Metin Abi (Akmar’ın önünde dururdu) “Ace of Spades”i kaydetmiş.

Öğle sıcağında esen hafif bir rüzgar balkonun perdesini peşinden dışarı doğru çekiyor. Misafirler hala gitmemiş, aşağıdan çatal bıçak sesleri geliyor ve ben “Ace of Spades”i dinlerken kumlu ayaklarımı yere silkeleyip, annem görmesin diye alelacele yatağın altına iteliyorum. Gölgedeki yatağıma uzanıyorum.

blackBlack (1962-2016): Galleria yeni açılmış, yıl 1988. Ataköy’ün “outsiders” gençliği olarak tabii ki tam takım oradayız. Bir yandan, Bach, Debussy, Chopin, Deep Purple, Led Zeppelin, Oğuz Atay, Fikret Kızılok, Bülent Ortaçgil, Dostoyevski, Kant, Epikür ne bulsak emiyoruz sünger gibi, öte yandan 18 yaşındayız, haytalık peşindeyiz. Neyi aradığımızı bilmeden, ama illa birşeyler arar gibi her metrekaresini çiğniyoruz Galleria’nın. Bu muymuş alışveriş merkezi! Derken bir haber, Black, Galleria’da imza günü yapıyormuş. “Wonderful Life”ı, “Everything Coming Up Roses”ı gizli gizli mırıldandığım günler. İlk kez bir ünlü ayağımıza gelmiş merak içindeyim ama gitmiyorum, çünkü metalciyim hala ben. Böyle şeyler bize ters.

loggiaRobert Loggia (1930-2015): Pek kimse tanımaz, hatırlamaz herhalde. “Scarface”in Frank Lopez’idir kendisi. Beyaz takım elbiseli uyuşturucu baronu tiplemesi. İkinci sınıf televizyon filmlerinin, yan rollerin adamıdır. Ama tek bir tiplemeyi oynamaz. Pislik biri de olabilir babacan biri de. Ben onu FBI ajanı Nick Mancuso olarak hatırlıyorum TRT’den. Bir “House of Cards” değildi tabii ama ABD’de siyasi çürümüşlüğü ve entrikaları anlatabilen diziler her zaman vardı. Bakar şaşardık. Bunları nasıl açıkça gösterebiliyorlar, nasıl anlatabiliyorlar? Kimse bir şey demiyor mu yasaklamıyor mu bu ülkelerde?

Pazartesi akşamları evde çay konur, haftanın dizisi sessizce izlenir. “Hedef” adlı bu dizinin orijinal adı “Favorite Son”. Başrollerde Harry Hamlin ve Linda Koslowski. Bu isimleri google’lamak bile beni zamanda yolculuğa çıkardı. Bir de bizim Robert Loggia yani Nick Mancuso. Babacan FBI ajanı. 1988 ya da 1989 olmalı. Televizyonun insanı aptallaştırdığı, sosyal yaşamı bitirdiği söylenirdi. Bunu söyleyenler henüz sosyal medya ile tanışmamışlardı. O zaman aptaldık belki, doğrudur, ama en azından bütün aile bir arada bir şey yapıyor gibi hissettiğimiz günlerdi. Ortalıkta en azından ikinci bir ekran yoktu.

Bowie_David_191_c_Larry_Hulst.jpgDavid Bowie (1947-2016): Üniversite yılları. Aklım bas gitarımda. Soğuk kış günlerinde herkes işe gider, okula gider, biz üç dört avare müzisyen Taksim meydanının bulduğunu dövmeden bırakmayan azgın rüzgarından kaçıp Gümüşsuyu’nda bir arkadaşın öğrenci evine sığınır, Kabataş’a inen dik merdivene bakan camın önünde ancak “heyecanlı bir huzursuzluk” olarak tanımlayacağım bir hisle gelen geçene bakar, simit, çay ve “Ashes To Ashes” eşliğinde muhabbet eder hayaller kurarız.

scottweilandScott Weiland (1967-2015): 90’ların ortasında kış vakti bir arabaya atlayıp Anadolu yollarına düşen bir grubun içindeydim. Arka koltukta gelip geçen tabelalara bakar, saati unuturdum. Acıkınca durup yemek yer, sıkılınca devam eder, uykumuz gelince bir kenara çekip uyurduk. Bir gözünü açmışsın Nevşehir, bir daha açtığında Isparta, Muğla, Antalya, Ankara, Balıkesir, Bodrum, Marmaris, Adana… Hepsi birbirine girer. Soğuk sular akan çeşmelerde dona dona yüzünü yıkamak, demli çayın sıcaklığıyla ısınmaya çalışmak. Sobalı lokantalarda dumanı tüten çorbaya ekmek batırmak. Buğulanan camı silip sıkıntıyla gelen geçen kamyonlara bakmak. Arada bir, bir telefon kulübesinden evi aramak. “İyiyim ben. İyiyim dedim ya, merak etmeyin…” Bir süre sonra her yer birbirine benzer. Tek yol, tek çaycı, tek lokanta.
Arabada ezberlediğimiz bir karışık kaset vardı ve en çok “Interstate Love Song”u beklemekten hoşlanır, acaba bu defa çaldığında camda nasıl bir manzara olacak diye kendi kendime heyecanlanırdım.

leonard-nimoyLeonard Nimoy (1931-2015): Mister Spak’ı (Mr. Spock) kim bilmez. İnsanların duygularını anlamayan, her şeyi akıl ve bilimle açıklamaya girişen Spock’ı çok anlardım ben. İnsan ilişkilerini, duyguları ve insanlara yaptırdıklarını şaşkınlıkla karşılardı. İnsanın bu özelliği mutlak gerçekliği anlamasının önündeki en büyük engel gibiydi onun için. Gerçek hayatta değil ama Uzay Yolu’nda bu durumu çok net anlıyordum.
Ben Spock’ı kulaklarını hatırladığımda Philips marka ahşap görünümlü ilk siyah beyaz televizyonumuzu da hatırlıyorum. Hatta ben eve bu televizyonun geldiği günü bile hatırıyorum. Apartmanın önünde duran arabanın arkasından çıkan kocaman ağır şey eve taşınırken yaşanan telaşı, komşuların balkonlarda izleyişini. O kutunun evin başköşesine geçişini. Evde yaşanan gizli gururu.

Hatırladığım en erken anımın siyah beyaz Philips’in eve geldiği sahne olmasına (herhalde 2-3 yaşlarındaydım) sevineyim mi üzüleyim mi bilemedim.

(Not: Daha veda edeceğim isim çok, ama bütün vedalar bir yazıya sığmaz. İnşallah bu yıl başka veda yaşanmaz.)

Mehmet Tez – Milliyet

No comments

Leave a reply