Haftanın albümü: “Marble Skies” – Django Django

1 Posted by - 10 February 2018 - KÖŞE YAZISI

Django Django deneysel yanını köreltmeden adeta bir kimyager gibi ritimleri, sesleri, melodileri ve müzikal dönemleri birbirine karıştırıyor. Bunu yaparken hem orijinal olmayı başarıyor, hem de eğlenceli.

2012’de ilk albümünü yayınlayan Django Django’yu ilk dinlediğimde “Bu ritimde insanı çeken bir şey var, çok tanıdık, fazla basit, ama güzel de” hissi yaratmıştı. Bu hissi yaratan şarkıları “Waveforms”du. Ardından “Default” ve “Halde Bop”u dinlemiş ve bu grubu hafızama kazımıştım. Grubu “Django Django” adlı bu ilk albümün 2013’teki turnesinde canlı izleme fırsatı da buldum. Okul arkadaşlarının bir araya gelerek kurduğu bu Londra ekibini müzik yaparken gördüğümde taşlar yerine oturur gibi oldu. Sahnede çok iyiydiler. Ortalıkta dans etmeyen tek canlı yoktu. Elektronik olmayan dans müziğinin ne kadar da güzel olabileceğini biliyorduk ama bunun 2012’de elektronik müziğin zirve yıllarında olması ayrıca heyecan vericiydi.

2015 tarihli “Born Under Saturn”de iş biraz daha sofistike bir hal aldı. Nefis dans şarkıları ve rock’ın birlikteliği boyut kazandı. İlk albümde yer alan tekerleme gibi sözler yerini adamakıllı vokal melodilerine bıraktı. Saykodelik etkileri devam ederken besteler daha kaliteli hale gelmeye başladı. Sound, kulüpleri coşturan genç rock grubu havalarından giderek “arenalara da oynayabiliriz”e geldi. Burada da başarılı bir alternatif grup için en büyük tehlike başladı.

Şimdi Django Django üçüncü albümü “Marble Skies” ile çok önemli bir yerde. Hangi yöne gidecekler? Giderek popülerleşen, bunu yaparken de işin doğası gereği özünden uzaklaşan gruplardan mı olacaklar? Yoksa popülerliği falan çok önemsemeden (ki bu neredeyse imkansız) yollarına bildikleri gibi devam etmeyi mi tercih edecekler?

“Marble Skies”ı dinledikçe bu soruya vereceğimiz yanıt netleşeceğine kafamız karışıyor. Aynı adlı açılış şarkısı grup için yeni bir format. ‘80’lerin synthe ağırlıklı pop şarkılarını hatırlatıyor.

Ardından gelen “Surface To Air”de şarkıyı söyleyen Self Esteem’in makyajından giyimine yine ‘80’lerdeyiz. Sadece Django Django ritim oyunlarına bu defa biraz Karayipler katıyor. İlk şarkı bir deneme olabilir ama ikinci şarkı tam olarak listeler için yapılmış.

Takip eden “Champagne”in Talk Talk gibi ‘80’ler ekiplerinden esinlenmediğini söylemek zor. Ama Django Django bu esinlenmelerden orijinal işler çıkarabilen bir ekip. “Tic Tac Toe” albümün ilk single’ıydı. Tam hayranları memnun edebilecek grubun standartlarını yansıtan tipik bir parça. “Further”da bir southern gothic tarzı rock esintileri hissediliyor.

“Sundials”ın vokalleri ve piyano girişi The Beach Boys’u ve kaliteli pop ekiplerini hatırlattı. “Beam Me Up”a geldiğimizde işler ilgi çekici olmaya başlıyor. Bu şarkı kayıp bir Depeche Mode şarkısı gibi. Dönemin bütün new age etkisini özümsemiş, vokal melodisine kadar. Güçlü bir beste. Ardından gelen “In Your Beat” adından da anlaşılacağı gibi bir dans pisti şarkısı gibi. Mesela Django Django İbiza’da bir gece kulübünde çalsa belki müzik böyle olurdu.
“Real Gone” bir diğer ilginç parça. Burada bence Kraftwerk dinlenmiş ve onların şahsında krautrock’a bir selam çakılmış. Benim favorilerimden biri oldu. Albüm “Fountains” ile yumuşak ve melodik bir kapanış yapıyor.

10 şarkının ardından insan acaba bu albüme girmeyen şarkılar nasıldı diye düşünüyor ve devamını dinlemek istiyor. Django Django deneysel yanını köreltmeden adeta bir kimyager gibi ritimleri, sesleri, melodileri ve müzikal dönemleri birbirine karıştırıyor. Bunu yaparken hem orijinal olmayı başarıyor, hem de eğlenceli.

Mehmet Tez – Milliyet

No comments

Leave a reply