Kafelerde çalan şarkılar meselesi

2 Posted by - 11 September 2018 - KÖŞE YAZISI

“Kafelerde çalan şarkılar” başlıklı yazıma çok sayıda mesaj ve yorum geldi. Anladım ki kafelerde, restoranlarda, gün içinde oturduğumuz, ailecek gittiğimiz, dostlarımızla vakit geçirdiğimiz mekânlarda çalan müzikler, herkes için önemli. Herkes bu konuyla ilgili. Ve herkesin bu konuda belli memnuniyetsizlikleri var.

Bir restoran dekorasyona, çatal bıçağa, masaya sandalyeye, yemeklerin kalitesine ne kadar önem gösteriyorsa müziğe de göstermek zorunda. “İşte arkada da bir şeyler çalsın” demekle olmuyor. En azından bu devirde artık olmuyor. Çünkü müşteriler yemeye içmeye ne kadar meraklıysa, müziğe de meraklı. Onları tatmin edecek bir hizmet vermek istiyorsanız müziği de önemseyeceksiniz. Kimse bu sorunu “Başka derdiniz mi yok?” gibi popülist bir tavırla küçümsemesin. Daha iyisini, kalitelisini talep etmek hepimizin hakkı.

Oysa durum böyle değil. İstisnalar dışında İstanbul, Ankara, İzmir gibi başlıca şehirlerdeki mekânlarda müzik hep son sırada düşünülen, en son akla gelen şey.

Genellikle belli lounge – chill out listeleri, birbirine benzeyen house müzik parçaları veya belli başlı hit şarkıların birtakım tatlı sesli kadın solistlerce söylenmiş versiyonları söz konusu. Meyhaneler de rahmetli Zeki Müren olmasa çalacak şey bulamayacaklar. Bütün mekânlarda kopya gibi bu çözümler var. En kötüsü, 24 saat açık televizyondan Kral TV ve türevlerinin izletilmesi/dinletilmesi. Bu tam bir eziyet. Müşteriye de büyük saygısızlık.

Ancak elbette “razı olmak” bizim kültürümüzün önemli bir parçası. “Arkada çalsın bir şeyler” herkesin kabullendiği bir çözüm oluyor bir anda. Neyse uzatmayayım, şu an yaşadığım Varşova’daki farklı mekânlardan bazı örnekler vermiş ve çalan müziklerin ne kadar farklı olduğunu anlatmıştım. Bir okurum güzel bir bilgi vermiş ve farklı bir perspektiften değerlendirmiş. Aktarıyorum:

“Müzik sektörüyle ilgili bir toplantı için geçen yıl eylülde Varşova’daydım. Yemek yediğim bir lokantada çalan ‘asansör müzikleri’ İstanbul’dan sonra beni çok rahatsız etmemişti ama girişte gördüğüm ‘No ZAIKS’ sticker’ı ilginç geldi. ZAIKS, malumunuz, Polonya’nın MESAM’ı (veya MSG’si). Telif ücreti ödememek için, ZAIKS’e veya dünyadaki diğer telif birliklerine kayıtlı olmayan royalty-free (telif gerektirmeyen) müzikler çalıyorlardı.”

Gerçekten biraz soruşturunca ZAIKS’in bu konuda tartışmalı uygulamalara imza attığını ve bu konuda mekânlarla arasında tartışmalar yaşandığını öğrendim.

Türkiye’de de bir sürü mekân Türk telif kuruluşlarıyla anlaşamadığı için, istediği şeyi değil, telif ödemeyeceği şeyi çalmak durumunda. Veya “çaktırmadan” çalmak durumunda. Mesela kaç meyhane çaldığı Zeki Müren, Müzeyyen Senar şarkılarına telif ödüyor sizce?

Burada durumu sadece restoranların “bedavacı” yaklaşımıyla açıklarsak yanlış değerlendirmiş oluruz. Türkiye’de de dünyanın başka ülkelerinde de telif kuruluşları muhataplarıyla düzgün ve sağlıklı iletişim kuramıyor. Bizde zaten bu neredeyse imkânsız çünkü telif kuruluşlarını profesyoneller değil, şarkıcılar, besteciler yönetiyor.

Halbuki telif kuruluşları bu konuda yapıcı politikalar izlese, mekânlar da bir adım atar. O zaman zaten telif ödemek istemeyen mekânları da hakkıyla eleştirme ve teşhir şansımız olur. Telif doğurmayacak müzikleri sağlayan, bu müzikler üreten, kaydeden oluşumlar ortaya çıkıyor. Bu da kalitesizliği ve tekdüzeliği getiriyor. Duyduğumuz cover’lar işte böyle üretimler.

Görüyorsunuz ya, “kafelerde çalan müzikler” konusu göründüğünden daha karmaşık.

Mehmet Tez – Milliyet

1 Comment

  • Memo Otuzikibin 11 September 2018 - 22:32 Reply

    Ryuichi Sakamoto da aynı dertten muzdarip olacak ki sürekli gittiği restoran Kajitsu’da bu olaya el atıp kendi playlistini yapmış. Hatta müzik sistemini de bu playliste göre yeniden düzenletmiş.
    Playliste Spotify’dan ulaşılabilir.

  • Leave a reply