Nietzsche’ye itiraz

1 Posted by - 14 February 2016 - KÖŞE YAZISI

mtezNietzsche “Müziksiz hayat bir hata olurdu” demişti. Peki ama bunu derken şu takside çalan “çısçıs”ı mı kastetmişti yoksa vapurdaki İzmir Marşı’nı mı?

Sesi biraz kısabilir miyiz?” dediğinizde Türkiye’de genellikle asabi bir el hareketiyle o radyo kapanır. Geriye gergin bir sessizlik kalır. Toplumsal barışımız bozulmasın diye ses etmem çoğu zaman. Bu sefer de şöyle oluyor: “Ne yani ben buna katlanmak zorunda mıyım? Bir insan nasıl bu kadar düşüncesiz olabilir? Sağduyu diye bir şey var. Yeter artık…”

Her iki durumda da toplumsal barışın bozulması kaçınılmaz. Çünkü bizde basit bir rica bile illa varoluşsal bir inatlaşmaya, sınıfsal bir çatışmaya, din savaşına ya da onun gibi bir şeylere dönüşmek zorunda. Çünkü herkes çok öfkeli, alıngan ve gergin. Çünkü milletçe idare edilebilir olmamız buna bağlı herhalde ki körüklüyorlar.

Sizin hiç “merhaba”nız, “iyi günler”iniz havada kalmadı mı terk edilmiş kedi yavrusu gibi? Oysa ben biraz kısabilir miyiz dediğimde gerçekten de “biraz” kısabilir miyiz demek istemiştim. Klimayı biraz açabilir miyiz dediğimde de aslında gerçekten “biraz” demek istiyorum. Soğuktan donmak istemiyorum. Metroda biraz dizlerinizi toplar mısınız dediğimde de defol git burdan
demek istemiyorum, o yüzden bana “O zaman taksi tut” demenize de gerek yok.

Uzatmayayım, taksiye binmemle inmem ve bütün bu akışı düşünmem toplam 35 saniye sürdü. Şakır şakır yağmurda taksi terk ettiğim için kendimi bir şey zannederek parkamın derinliklerine daha bir keyifle yerleştim. Kulaklığım kulağımda, korunaklı dünyamda vapura doğru ergen gibi yürümeye karar verdim. Metronomy’nin “Do The Right Thing” adlı şarkısını başlatıp kendimi Mühürdar’dan yokuş aşağı bıraktım.

Vakit geçsin diye Cem Karaca’nın “Parka”sıyla (40’ncı yılı bu yıl), Richard Burton’ın “The Spy Who Came In From The Cold”daki paltosunu karşılaştırmaya başladım. Bu karşılaştırmanın sonuçlarını size bir ara anlatmak isterim.

Kadıköy’e vardığımda hayal âlemimde bir kapı açmak üzereydim ki bastığım kaldırım taşı yerinden oynadı. “Fışkk” şeklinde bir ses çıkmış olmalıydı. Sol paçamın arasından botun içine soğuk su böyle girdi.

Hiç şikayet etmedim. Özlediğimi fark ettiğim eski bir dostla karşılaşmış gibi sevindim aksine. İstanbul bunu hep yapar, yağmurda sizi ansızın ayak bileğinizden yakalar.

Vapura bindim. Kendime televizyondan radyasyon gibi yayılan resmi ideolojiye maruz kalmayacağım bir açı aradım ve buldum. Oturdum. Yanmış margarin kokusunu huzurla içime çekip Twitter’da usul usul aşağılara inmeye başlamıştım ki ensemden bir klarnet sesi geldi. Kulaklığımı yokladım. Sesten emin olamadım. Ses gene geldi. Bu defa kulaklığımı çıkardım. Canlı İzmir Marşı başladı.

Nietszche “Müziksiz hayat bir hata olurdu” demişti. Peki ama bunu derken az önce takside çalan samimiyetsiz “çısçıs”ı mı kastetmişti, yoksa ensemdeki İzmir Marşı’nı mı? Örnekleri daha artırırım ama kendimizi daha fazla hırpalamayalım. Ben bu yazıda bunlarla yetineceğim.

Seçme şansınız yoksa, üstelik dayatılıyorsa müzik bir hata olabiliyor işte basbayağı. Toplumsal barışı bozmadan baş güverteye çıktım. Romantik gibi kulaklıklarımı taktım. “New Person, Same Old Mistakes” başladı. Bütün bunları düşündüğüm için biraz kendimi suçladım. Lodos dalgalarının arasında bir görünüp bir kaybolan balıkçı kayıklarına baktım. Fuzuli işlerle uğraşıyoruz diye düşündüm.

Mehmet Tez – Milliyet

1 Comment

  • ece 16 February 2016 - 23:55 Reply

    Müzik dayatılıyor. Berbat Türk popu gittiğimiz her kafede, mağazada dayatılıyor. Sinirlerim kaldıramaz oldu artık. Nefret ediyorum zorla müzik empoze edilmesinden. Bir de halk çok gerginleşti son zamanlarda. Kadıköy’de alışveriş yaparken satıcılar tezgahtarlar birkaç sene öncesine nazaran daha ters daha suratsız dikkatinizi çekti mi.

  • Leave a reply