Önce Rolling Stones, sonra McDonald’s…

0 Posted by - 29 March 2016 - KÖŞE YAZISI

mtezThe Rolling Stones, Küba’nın başkenti Havana’da yaklaşık yarım milyon izleyiciye ücretsiz bir konser verdi. Kübalılar kadar komşu adalardan ve Karayiplerin her köşesinden insan da izlemeye gitmiş. İnsanlar gülüyor eğleniyor kurtlarını döküyor. Özgürlük sarhoşluğuyla dans ediyorlar. Dünya basını bu görüntülerle coştu.

Küba’da daha önce de Batılı müzisyen ve gruplar (Billy Joel, Manic Street Preachers gibi) konser vermişti. Ama bu Rolling Stones konserinin sembolik anlamı farklı. Bu konser bana, 13 Temmuz 1990’da Berlin duvarının yıkımının başlamasının ardından 21 Temmuz’da Potsdamer Platz ve Brandenburg Kapısı arasındaki eski rejimin “ölüm bölgesinde” verilen konseri hatırlattı. Roger Waters’ın organize ettiği The Wall konserinde pek çok Batılı sanatçı da konuk olarak katılmıştı. Anlamı büyüktü: “Duvar yıkıldı, özgürlükler geldi.”

Açıkçası ben bugün Küba’ya bakınca karmaşık duygular içindeyim. Özgürleşmek çok iyi ama günümüz tipi özgürleşmeler hep bir aynılaşma ile sonuçlanıyor. 90’ların özgürleşmeye paralel yükselen “kültürel farklılıkların yüceltilmesi, kutlanması” teması bugün aynılaşma duvarına çarptı ve orada kaldı.

İstanbul, Londra, Nairobi, Prag, Vancouver, Bogota, Beyrut fark etmiyor. Kendimizi tuğla duvarlı kafelerde soya sütlü latte içerken buluyoruz eninde sonunda. Global kültür ve sermayenin girdiği her yer bir süre sonra aynı kentsel ve yaşamsal dokuya sahip oluyor. Aynı kafeler, aynı restoranlar, aynı yiyecek-içecekler, aynı giysiler, aynı arabalar, aynı müzikler, aynı diziler, aynı müzikler… Küba’yı bekleyen de bu mu acaba?

Küba 1959’daki devrimin ardından kapalı bir rejimle yönetildi. Fidel Castro 1961’de Amerika’nın yozlaşmış kültürünü temsil ettiği gerekçesiyle rock’n roll’u yasaklamıştı. Halk popüler Batı müziklerini bilmiyordu, zira bilme imkanları yasaklarla ellerinden alınmıştı. Peki Küba’da müzik yok muydu?

Gilles-Peterson

Küba’nın çok zengin bir müzik geleneği var. Afro-Cuban, mambo, chacha, rumba ve daha nicesi gibi kökleri yüzyıllarca geriye dayanan Afrika ve Karayip kökenli geleneksel müzikler bir yana, Küba’da bunlardan türeyen şahane bir caz ve orijinal bir hip hop sahnesi de mevcut.
Çağdaş “urban” müzik sahnesini merak edenler Gilles Peterson’ın “Havana Cultura” adlı projesini araştırabilir ve bir dizi albüm haline getirilen bu projede Kübalı çok yetenekli yeni nesil sanatçılarla tanışabilir. Ne de olsa elimizin altında internet var artık.
Küba demişken meşhur klasik gitar ekolünü burada anmadan geçemem. Bu konuyla ilgilenenler en büyük Kübalı üstatlardan Leo Brouwer’ın bu enstrümana kattığı çağdaş armoni ve teknikleri bilirler.

Niyetim üç satırda koskoca Küba müziğini anlatmak değil elbette. Bu delilik olurdu. Sadece çeşitliliğini ve zenginliğini vurgulamak istiyorum. Ve şunu hatırlatmak istiyorum.
Kübalılar Rolling Stones konserinden önce müzikal anlamda mağarada yaşamıyordu. Aksine kapalı bir ülkenin sınırlarını ve yasaklarını olağanüstü renkli müzikleriyle çoktan aşmış, dünyaya sanatçılarıyla seslerini duyurmuşlardı.

leo brouwer

Kübalılar yıllar süren yasaklar rejiminden çıkıyor. Batıda sıradan insanların sahip olduğu imkanlara sahip olmak istiyor, yoksulluktan kurtulmak istiyor. Ama ödemeleri gereken kültürel bir bedel de onları bekliyor.

Özgürlük ve isyan çıkışlı rock’ın zamanla global sermayenin elinde bir gençlik endüstrisine dönüşmüş olması sır değil. Kapitalizm bir yere girerken kapıyı önce rock açıyor, sonra Mc Donald’s ve diğerleri giriyor.

Rolling Stones seven ve rock dinleyicisi okuyucularım (ki ben de onlar gibiyim) belki sitem edecek bana, ama Havana’daki ücretsiz The Rolling Stone konseri bana bunları düşündürüyor işte, elimde değil.

Mehmet Tez – Milliyet

No comments

Leave a reply