Solange usulü yeni soul

2 Posted by - 10 October 2016 - KÖŞE YAZISI

mtez“A Seat at The Table” adlı albümüyle Solange, Beyoncé’nin kız kardeşinden fazlası olduğunu ele güne ispatlamaya girişmiş. Tabii arka planda işini bilen hayli renkli bir kadronun desteğiyle.

Solange’ın yeni stüdyo albümü öncekilerden birkaç yönden farklı. Bir defa politik bir mesaj üzerine inşa edilmiş. Bu mesaj siyahların gördüğü sistematik ayrımcılıkla ilgili. Tarihte yaşamış oldukları, halen yaşadıkları ve muhtemelen yaşamaya devam edecekleri ayrımcılık. Her ülkenin kendi sistematik ezilenlerinin içinde bulunduğu durumlar (sözümüz meclislerden dışarı).

Evet, hayli yol katedildi ama Amerika’da ırkçılık yok olmuş bir şey değil. 20 yılda bir hortlamakta, kendini hatırlatmakta ve peşi sıra toplumsal hareketler yaratmakta. 70’lerde Black Power hareketiydi, 90’larda Rodney King protestolarıydı, 2010’larda Trayvon Martin protestoları.

60’lardan bu yana uzunca bir süre siyah hakları açısından kazanımlardan söz edildi. Ama kazanımlar yetmiyor. Eşit olmak, zihinlerdeki bariyerleri kaldırmak neredeyse imkansız.

2012’de polis tarafından vurularak öldürülen siyah genç Trayvon Martin’in ardından başlayan ve sistematik devlet şiddetine karşı siyahları korumaya yönelik bilinç yaratmayı amaçlayan Black Lives Matter (Siyah Hayatlar Önemlidir) hareketi bugün müzikte etkilerini giderek daha fazla gösteriyor. Siyah müziğin bu çerçevede ne kadar fazla protest şarkı ürettiğine biraz bakarsanız bu etkiyi görebilirsiniz. Beyoncé, Kendrick Lamar, Ariana Grande, Miguel, Jay-Z, Common, Lauryn Hill, D’Angelo, Prince, Blood Orange, Tom Morello, Usher ve daha nicesi doğrudan devlet cinayetlerine dair politik mesajlar vermekle kalmadı, sistematik ırkçılık ve ayrımcılıkla ilgili eleştirel, açık sözlü, hatta hayli öfkeli şarkılar yaptı.

Albümler bu konseptle şekillendi, politik rap farklı bir boyut kazandı. Bugün cazdan hiphop’a geniş bir yelpazede müzik yapan siyah isimlerin ortak teması ve sanatsal gündemi budur.

Gelelim Solange’a. Solange bu albümde stüdyoda konuklar ağırlıyor. Kelimenin gerçek anlamıyla onları stüdyoda ağırlıyor, bazılarıyla şarkı söylüyor, bazılarıyla sohbet ediyor. Mesela babası Matthew, okuduğu okuldaki ilk siyah öğrenci olduğunu ve nelerle karşılaştığını aktarıyor. Annesi Tina anlatıyor…

Hatırlarsanız Beyoncé de nisanda “Lemonade” adlı albümünü yayınlamış, tema olarak Amerikan toplumunda kadın ve siyah olmak meselesine eleştirel bakışını ortaya koymuştu. Bu albüme eşlik eden filmde de siyah halkın kökenlerine göndermeler bulunuyordu.

Solange’ın “A Seat At The Table”ı bir ortak çalışmalar albümü. Aynı zamanda çok cazvari, çok neo-soul. Çok şık ve tarz bir yanı var bu albümdeki şarkıların. Ve açıkçası bu durumu yaratanın büyük ölçüde prodüktör koltuğunda oturan Raphael Saadiq olduğunu düşünüyorum.

Kendisi oldies, blues, soul’a bakışı ve yorumuyla zaten kendi albümlerinde seçkin bir dinleyici kitleyi etkilemeyi başarmıştı. Burada elinde hem Solange gibi bir ses hem de bir sürü konuk var. Prodüktörler arasında Questlove’ın adına rastlamak sürpriz olmadı (“Rise”). Yine prodüktör olarak Andre Benjamin’li “Junie” şahane bir soul funk. Sampha’lı “Don’t Touch My Hair” neredeyse a capella diyeceğimiz bir minimalizmle süper cool sularında.

Başka kimler var? Q-Tip, The Dream, Kelly Rowland, “F.U.B.U”da The Vampire Weekend’den Rostam Batmanglij besteciler arasında. Lil Wayne var, Kelela var. Mesela Adam Bainbridge’den (Kindness’ın adını electronica takip edenler bilecek), TV On The Radio’dan Dave Sitek’ten dahi faydalanılmış.

Albümün narin, sofistike ve derinden gelen müzikal hali, mesajı ve vurgusunun gücüne mani değil. Soul müziğin elektronica, trip hop ve caza savrulduğu bir on yılda müzikal günceli 12’den vuruyor albüm. Solange ablası Beyoncé gibi ana akıma değil, alternatif pop ve soul’a direksiyon kırıyor. Şık bir manevra.

Mehmet Tez – Milliyet

No comments

Leave a reply