Tsundoku

2 Posted by - 16 October 2018 - KÖŞE YAZISI

İlk kez saydım. Kindle’dakileri saymazsak bende okunmayı bekleyen 29 kitap var. Kimi yakın zamanda kimi birkaç yıl önce alınmış. Onları ne zaman nerede ne düşünerek aldığımı çok iyi hatırlıyorum. Kimisini sırf gezmek için girdiğim bir kitapçıdan alışveriş olsun diye aldım. Kimisini kapağını beğendiğim için aldım. Kimisini çıktığı gün koşarak satın aldım. Kimisi kütüphanede bulunsun diye alındı, kimisi tavsiye üzerine. Ortak noktaları hala okunmamış olmaları. O araftaki yerde bekleyip duruyorlar. Ha okundu ha okunacak, bir gün sıra onlara gelecek diye. Belki gündem değişecek, belki ben değişeceğim, belki başıma bir şey gelecek, belki ıssız bir adaya düşeceğim ve bu kitaplar bir gün okunacak kadar ilginç olacaklar.

İçinde klasikler var. Yeni çıkmış anı kitapları var. Popüler tarih ve toplumsal olaylar üzerine olanlar var. İncelemeler var. Denemeler var. Yurtdışından aldıklarım var. İşin ilginci kısacık, hemen okunur diye aldıklarım var, hala okunmamışlar. Buna karşılık tuğla gibi kitaplar bitmiş. Bazı kitapları neden satın alıp da okuyamıyoruz konusu sadece zamansızlık ya da tembellikle açıklanacak kadar basit değil. Psikanaliz lazım bence.

Bundan üç yıl kadar önce okunmamış kitapları salondaki pencerenin pervazına dizme gibi bir huyum vardı. Pervaz dolunca üst üste yığmaya başlamıştım. Kule gibi olduklarında Nejla Hanım “artık bunları raflara koysak mı Mehmet Bey, burada temizliği zor oluyor” diyerek konuyu gündeme taşımış ve bu gerçekçi bakış beni kendime getirmişti.

Ah o geride kalmışlık duygusu yok mu? Battı balık yan gider hissi. Aranın artık kapanamayacak kadar açıldığına inanmak. Öteleme, erteleme evreninde yeni aşamalara yeni “level”lara geçmek. Öyle bahanelerimiz var ki çoğu zaman bunlara bakarak ne kadar yaratıcı olduğumuzu düşünebiliriz. Bazen de beynimizin nasıl çalıştığını görüp hayrete düşeriz. Ben bu ikincisini daha çok yaşıyorum. Öyle sebeplerden okuyamıyorum ki bazı kitapları şaşırıp kalıyorum. Kafamda o kitap ya da da yazarına dair oluşan imgeyi kurcaladıkça neler neler çıkıyor altından.

Her neyse, üç yıl önce bu dağı eritmeye girişmiştim. Ama son yılların en gerçekçi eritme operasyonuydu bu. Boşuna alınmış ve asla okumayacağım kitapları hemen eleyip birilerine hediye ettim. İnsanın reklam panolarından gaza gelip aşırı frapan bir gömlek ya da ayakkabı alıp sonra pişman olması gibi bir duygu bu. Bir keresinde turuncu mavi bir spor ayakkabı alıp geri vermiştim. Altı ay boyunca her ay kredi kartıma yatan geri ödemeye bakıp “ben bunu neden yaptım” diye soruyordum. Ama bu şekilde bir kitap aldığınızda onu geri vermek benim jargonumda yok. Yani belki kitabevleri online alışverişlerde bunu yapıyorlardır ama ben denemedim hiç. “Ben bu kitabı aldım ama bana uymaz bu geri vermek istiyorum. Bana olmadı.” Söyleyenler var mıdır acaba? Neden olmasın gayet olağan bir tüketici davranışı olurdu.

Ben ergenken taksitle kitap almak diye bir şey vardı. Belli klasikler, çocuk serileri, polisiyeler, beyaz romanlar, hep seri halinde taksitle satılırdı. Anne babalar bunlardan satın alır kütüphaneye koyardı çocuklar faydalansın diye. Bunların okunmayacağı o kadar barizdi ki. Ben bizim evdekilerin içini açıp kurcalardım en azından tertemiz görünmesinler diye. O zaman bu toplu alımlara aşırı sinir olur, alıp da okumamayı da en büyük suç sayardım. Yıllar geçip çalışma hayatı, çoluk çocuk derken insanın okumak için aldığı ama okumadığından dağ gibi biriken kitapları olabileceği gerçeğiyle ve bu gerçeğin altında yatan türlü neden ve hallerle yüzleştim.

Ama yığınımı temizlemeye de azimliydim. Bahsettiğim temizliğin ardından kalanları büyük bir iştah ve disiplinle okudum. Ama dağ hiç azalmadı. Çünkü devamlı yeni kitaplar eklendi. Araya başka kitaplar girdi. Varşova’ya gelirken bir iki istisna dışında yanıma sadece bekleyen kitap dağımı aldım, eritirim diye. Ama bitmedi. Hala sayı 29. Neden hepsini birine verip kurtulmuyorum?

Geçen gün internette bir yazı gördüm. Satın alınan ama okunmayan kitap yığınları için Japonca’da bir ifade varmış: Tsundoku. Okunacak malzemeleri satın alıp okumadan bir yerde biriktirmek anlamına geliyor.

Bu kelimenin Türkçesini arıyorum. Dilimizde bulunmasının şart olduğunu düşünüyorum. Çünkü sırf bizim evde değil, daha nice evde bekleyen yığınlar olduğunu düşünüyorum. Artık bunun bir adını koyalım arkadaşlar. Bir şey diyelim buna. Soruna ad bulursak belki çözeriz.

Geçen Twitter’dan gelen öneriler şöyleydi: Hörgüç, gözgörümlüğü, okunamayanlar, okunasıcalar, alırokumaz, arkamdan ağlayanlar, döküntap, kitap istifi, sonraoku, vicdan azabı. Şaka maka hissi anlatıyorlar.

Bana kalırsa vicdan azabıyla hörgüç arasında bir yerlerde olmalı bu kelimenin hissi. “Niyet ettim okumaya ama olmuyor olamıyor işte ve ben bu yükü taşıyorum” gibi bir şeyler.

Mehmet Tez – Milliyet

(*Japonca’da, satın alınan ama okunmadan biriken kitap yığını için kullanılan ifade.)

1 Comment

  • Yiğit Ahmet Kurt 16 October 2018 - 22:17 Reply

    Yıllar evvel dünya klasiklerini biriktirmeye başlayan babama, annemin “bunları alıp alıp bir kenara atıyorsun, okusan gam yemeyeceğim” diye hayıflandığını hatırlıyorum. “Son kullanma tarihi yok bunların, merak etme” derdi babam, “günü gelince hepsi okunur” diye de eklerdi.
    Kullanılmayan biriktirmelerin en güzeli sanırım. Kadir Kaymakçı’nın şu yazısında (https://www.haberturk.com/yazarlar/kadir-kaymakci/1732008-okudum-diye-yalan-soyledigimiz-kitaplar) görmüştüm; “İstediğim zaman kitaplarımla mutluluğu tadabileceğimi bildiğimden, sadece varlıkları bile beni mutlu kılmaya yetiyor” demiş Montaigne. Kendi birikmişlerime de aynı sempati ile baktığımdan, tsundoku için benim Türkçe önerim “demlenen(ler)” olsun.

  • Leave a reply