Whitney Museum’dan bildiriyorum

0 Posted by - 30 September 2015 - KÖŞE YAZISI

mtezNew York’un en pahalı, en gözde yerlerinden biri Manhattan’ın Meatpacking District adı verilen bölgesi. Adanın güneybatısında Hudson Nehri kıyısında yer alan bu mahalle sanatçılara, oyunculara, müzisyenlere, modellere, muhtelif “ünlü” takımına, galerilere, dünyanın her yerinden kalantora ve bu çevreye yakın olmak isteyen türlü meslekten ve ilgi alanından insana ev sahipliği yapıyor.

Elbette emlakçıların gözdesi burası. Bu eski liman bölgesinde artık her karış altın değerinde ve eski dönemden kalan bir avuç loftun, depo ve hangarın da bir an önce boşalması, yeniden yapılması ve rezidans, dükkân ya da restoran olarak değerlendirilmesi bekleniyor.
Emlak açısından bu en değerli yerin tam göbeğinde geçen mayısta görkemli bir yapı hizmete girdi.

Bu yapı bir AVM değil. Bu yapı bir toplu konut değil. Filanca port adı altında bir oteller, restoranlar, kafeler, ofisler topluluğu değil. Marina değil. Devlet büyüklerini ağırlayacak devlet sarayı değil, cami, kilise değil. Bir müze. Bir modern sanatlar müzesi.

New York’un en eski özel sanat müzelerinden 1930 yılında Gertrude Vanderbilt Whitney tarafından kurulan ve çağdaş Amerikan sanatçılarına odaklanan Whitney Museum, artık bu yeni ve görkemli binasında hizmet veriyor.

Gansevoort Street’in kokoş mekânları arasında yükselen, cephesi Hudson Nehri’ne ve Manhattan adasının güneybatısına, kat kat terasları doğuya bakan bu bina bölgenin siluetini değiştirecek ikonik bir yapı olma yolunda. Hemen arkasındaki Standart Hotel’i tahtından çoktan indirdiğini söyleyebilirim.

Mimar Renzo Piano müzenin ihtiyaçlarını karşılarken bir yandan da bulunduğu konuma mimari açıdan değer katacak mahalleye bağlanan, entegre olan, onun mimari yapısıyla konuşan ama bu mahallenin dokusuyla tezat oluşturacak çizgileri de olan bir yapı tasarladıklarını anlatıyor. Kendisi meşhur Paris Beaubourg Müzesi ve New York’taki the New York Times binası da dahil şehirlerin mimari yapısını etkileyen bir sanatçı/mimar. Binanın hemen yanından The High Line geçiyor ve binaya da bağlanıyor. The High Line, kuzeye 34’üncü Cadde’ye kadar uzanan ve bugün renkli, yeşil bir yürüyüş rotası/park haline getirilen yerden 10 metre yükseklikteki eski yük demiryolunun adı.

Binayı büyük bir keyifle gezdim. Çevre düzenlemesini ve mahalledeki konumunu zevkle izledim. Açılış sergisi olan ve 27 Eylül’de sona eren “America is Hard To See” adlı sergiyi son haftasında da olsa inceledim. İki adet savaş ve kıtlık, kriz her türlü felaketi yaşayan ABD’nin sanatçılarının bu deneyimlerinin nasıl sanatlarına aktardıklarını çok güzel anlatıyor, aktarıyor sergi.

Andy Warhol’dan Jackson Pollock’a Cy Twombly’den Jasper Johns’a çağdaş Amerikan sanatçılarının seçme eserlerini incelerken bir yandan da New York’u en güzel açılardan birinden seyretmiş oldum.

Elbette bununla kalmadım. Rakamları araştırdım. Whitney, 2009-2010’daki en iyi sezonunda, Madison Avenue’daki eski binasında 372 bin kişiyi ağırlamış. Şu anda yeni binasıyla rakip gösterildiği Moma’nın ise aynı yıl 3.2 milyon ziyaretçi ağırladığı istatistiklerde var. Ancak Whitney, yeni binasında avantajlı. Hemen yanındaki The High Line’ı geçen yıl 4 milyon kişi ziyaret etmiş. Bu yıl müze The High Line’ın avantajıyla Moma’nın en büyük rakibi olacak deniyor. Milyon ziyaretçi rakamını yakalayabileceği belirtiliyor.

Elbette Türk olduğumdan Whitney’deki banklardan birine oturdum. Hudson Nehri’ndeki yelkenlileri seyrederken Türklüğümü yaptım. Müzeye giriş 25 dolar. Whitney bu yıl en az bir milyonu görse, eder sana 25 milyon dolar. Üyelikler, özel turlar, dükkân, kafe falan derken 35’i bulur bu ekonomi. Moma’yı da düşün 25 dolar da o. Yılda 3.5 mlyon ziyaretçi. Eder sana 87.5 milyon dolar. Kafe, dükkan derken 100 milyon da o. İki müzenin yıllık geliri 150 milyon dolara dayanıyor. New York’ta daha ne kadar müze var yaz yaz bitiremem.

Sanata, mimariye yatırım, kente yatırım demek. O da size mutlaka maddi ve manevi geri dönüyor. Güzellik olarak geri dönüyor, estetik olarak geri dönüyor, sanat olarak geri dönüyor, para olarak geri dönüyor. AVM yaşam standardınızı yükseltmez ama sanat ve müzeler yükseltir. Bu da işte bu örnekteki gibi olur.

AVM’cilikten biraz olsun kafayı kaldırıp modern sanata ve kültüre yatırım hem dünyaya bu anlamda entegre olmak demek, hem de yeni bir ekonominin kapılarını açmak demek. Bu alanda çok çalışan modern sanat müzelerimiz var şükür. Ama daha fazlasını da kaldırır bu ülke. Yeni ufuklara ihtiyaç var.

Mehmet Tez – Milliyet

No comments

Leave a reply