BİR MINOR EMPIRE RÖPORTAJI…

1 Posted by - 02 April 2014 - RÖPORTAJ

Kanada’da yaşayan iki müzisyenin, Özgü Özman ve Ozan Boz’un hayata geçirdiği bir grup Minor Empire. Yurtdışında hatırı sayılır bir ilgiye mazhar olan albümleri ‘Second Nature’ hafif rötarla da olsa artık bizde de piyasayada. Hem gayet bizden hem de gayet ‘Batı’dan bir tınıya sahip Minor Empire hakkında grubun sesi Özgü’ye çeşitli sorularımız oldu.

Albümün bizde piyasaya çıkışı epey geç oldu. Albüm hazırlığının da 3 yıla yayıldığını düşünürsek, şu anda konuşmamıza vesile olan kayıt epey eski…

Kanada’da yaratıcı müzik kategorisinde çıkan bir albümün başka bir ülkeye bu süre içinde gelmesi gayet normal, hatta bir başarı. Sürekli popüler müzik takip edenler her çıkan albümün hemen her yere yayıldığını sanıyorlar, ama gerçekte durum böyle değil.

Yine de bir müzisyen için çok da ideal bir durum olmasa gerek?

Yaratıcılık süreci, kendimizi izole edip fikirlerimizi ortaya koyduğumuz süreç, en keyif aldığımız süreç, zaten müzik yapmamızın asıl sebebi. Süre ile sınırlanabilecek birşey değil. Tabii bu arada, CD Kanada’da çıktıktan sonra oluşturduğu dalgalar bizi çok farklı yerlere götürdü. Her birinden tek tek keyif aldık, alıyoruz.

Peki Kanada maceranız nasıl başladı?

Uzun zaman önce, macera merakı şeklinde başladı diyebilirim. Kanada’ya taşınmak, kendinle başbaşa kalıp ideallere odaklanmak açısından çok yerinde bir karardı. Yeni bir dünya, yeni bir hayat, yeni sesler, yeni dokular ve yeni kokular…

Müzik ne zaman dahil oldu bu maceraya?

Geçiş sürecinin hemen ardından müzik macerası da başladı. İlk proje o geçiş sürecinin meyvelerini bir araya getiren bir oluşumdu, yine Ozan Boz ile kurmuştuk ve Auxetic Pulse adını vermiştik.
Orijinal, ingilizce sözlü bestelerimizden oluşan bir EP kaydettik, radyolar çalmaya başladı, konserler verdik. Sonra albümü yazdık, tamamladık. Kayıt aşamasındayken ortaya Minor Empire projesi çıktı.

Ve önceki projeyi arka plana itti anladığımız kadarıyla…

Bizim için bir nevi kendini keşif dönemiydi. Ozan ile kişisel zevklerimizi ve vizyonlarımızı ortaya koyan bir albüm yapmayı hedef aldık ve ortaya ‘Second Nature’ çıktı. Köklerimiz ve kulaklarımızın otomatik olarak maruz kaldığı şeyler yanısıra, kendi secimimizle hayatımıza soktuğumuz ve sevdiğimiz bütün diğer türler, tarzlar, yani bizim müzikal dokumuzu oluşturan her şeyi, bize “second nature” (içselleşmiş) olmuş şeyler olarak albümümüze taşıdık.

Minor-Empire-By-Hicham-Eid-51_opt

“Second Nature”ı oluşturan şarkıların (ya da türkülerin diyelim en iyisi) seçimi, bir araya gelişi nasıl oldu?
Repertuvar oluşumu iki aşamada gerçekleşti. İlkin ben bir liste oluşturdum. Kendime yakın hissettiğim ve çoğunluğunu küçüklükten hatırladığım türküleri, coğrafi çeşitliliğe de dikkat ederek bir araya getirdim. Sonra Ozan onların üstünden geçip kendi vizyonuna adapte edebileceğini düşündüklerini seçti.

Kanada’da gayet iyi karşılanmış albüm, değil mi?

CD çıktıktan kısa bir süre sonra Kanada radyolarında dünya müziği listesinde 1 numara oldu, aylarca ilk sıralarda kaldı. ABD, İngiltere, Fransa, İspanya, Rusya, Japonya, Avustralya gibi ülkelerin radyolarında çaldı. Sonra Kanada ve ABD’de konser serileri ve turneler. Derken, bu yıl da CD’nin burada çıkışıyla birlikte Türkiye’ye geldik.

Ozan’la tamamen kendi besteleriniz üzerine kurduğunuz Auxetic Pulse’ın şarkılarını da dinleyecek miyiz? Var mı böyle bir plan?

O projeye dönüp o albümü kaydetmek hedeflerim arasında yer alıyor. ‘Second Nature’i kaydetmeden Ozan’dan bir söz almıştım hatta, dönüp bitirecegimize dair, kimbilir.

İstanbul buzlarımı eritti

Şu anda hayatınız Kanada-Türkiye arasında geçiyor galiba?

Aslında çok sık gidip gelemiyoruz, maalasef. Şu anda tanıtım amaçlı burdayım. Bu yıl Kanada’daki sert geçen kışı fırsat bilip ilk defa bu kadar uzun süre kaldım. Çok da iyi etmişim, İstanbul buzlarımı eritti. Nisan sonunda Kanada’ya geri dönüyorum, üstünde çalıştığımız birkaç proje var, onları tamamlayacağız. Sonra Turkiye’yi de içine alan bir konser serisi ya da turne olacak, onun hazırlıkları olur. Ondan sonra da sanıyorum yeni albüm için kolları sıvarız. O iş için en uygun dönem kış, Kanada’nın kışları kendinizi eve ya da stüdyoya kapatıp yaratıcılık şapkanızı takmanız için çok ideal bir zamandır.

Kanada popüler müzikte de, indie (bağımsız) türlerde ve hatta cazda da adını özellikle son on yılda sürekli duyduğumuz bir ülke. Kendi kültürel yapısının özelliklerini de işin içine katınca bir müzisyen için şu sıralar bulunmaz bir nimet gibi…

Kanada bir yeni dünya ülkesi, sürekli büyüyen bir ülke. Göç Kanada’nın varolması için en önemli unsur. Dünyanın dört bir yanından farklı farklı kültürlerden, geçmişlerden insanlar bir arada yaşıyor. Öyle bir ortamda sunabileceğiniz en ilginç şey kendinizsiniz, geldiğiniz kültürün üzerinizdeki izleri çok önem taşıyor. Etkileşimler, birlikte çalışmalar vs. oluyor ve hepsi çok heyecan verici.
Ama beni daha da çok etkileyen şey, sanat anlayışındaki özgürlük. Kalıplardan arınmış bir anlayış var, yaratıcılığınız elverdiğince özgürsünüz. Müzisyenler de öyle, dinleyici kitlesi de, endüstri liderleri de. Popüler müzikte bile bir indie yaklaşımı ve ruhu var, çalışarak ilerlersiniz, adım adım, seyirciniz organik gelişir. Bu aynı zamanda bir handikap olarak da görülür, çünkü ABD ya da Türkiye gibi yerlerdeki “celebrity” kavramı yoktur, öyle bir gelenek ya da anlayış yoktur.

Kanada’da sahne aldığınızda sizi dinlemeye kimler geliyor? Nasıl bir atmosfer, nasıl bir alışveriş ortaya çıkıyor?

Demografiğimiz karışık. Her kesimden, kültürden dinleyicimiz oluyor. Genelde ilk birkaç parça ile sound’u ve ambiansı sunar, daha sonra derine ineriz. Bazen parçaların bende uyandırdığı hisleri anlatırım, ya da parçalar için yazdığım ingilizce şiirlerden okurum. O şekilde müzikle daha derin bir bağ kurarlar, pür dikkat izlerler. Bazen parçalar sırasında durur bizim aksak ritimleri öğretirim, hoş bir iletişim oluşur.
Konser sonralarında da mutlaka gelip daha fazla bilgi almak isterler. Farklı farklı konularda merakları harekete geçmiştir. Birkaç saat de konser sonrası muhabbet devam eder.

Özgü için nasıl bir deneyime karşılık geliyor konserler?

Konserleri kendini tüketme süreci olarak görüyorum. Sahnede neyiniz var yoksa son damlasına kadar sunuyorsunuz. Ruhunuzun iplerini koparmak gibi bir şey. Duyularınız hassaslaşıyor, sahnedeki diğer müzisyenlerle ve seyirci ile sanki telepatik bir enerji alışverişine giriyorsunuz. Bu yoğunlaştıkça performans daha da büyülü hale geliyor.

Erkin Koray, Selda Bağcan, Barış Manço, Cem Karaca gibi sanatçılarımız yurtdışında meraklı kulaklar tarafından ilgiyle dinlenir, araştırılır oldu. Kanada’da türkçe müzik yapan Minor Empire’ın gözlemleriniz neler bu konuda?

Evet, yurtdışında Türkiye’nin 70’li yıllardaki ‘psychedelic’ dönemine ilgi duyan geniş bir kitle var. Geçen yıl özellikle San Francisco’da girdiğimiz müzik mağazalarında bahsettiğiniz müzisyenlerin plak koleksiyonlarına rast geldik. San Francisco’nun hippi kültürünün bunda etkisi büyük olsa gerek. Toronto’da da 70’lerden Türkçe müzik bölümü olan bir müzik mağazası vardır. Bizim CD’yi de onların yanına koyduklarını gördüğümde çok hoşuma gitmişti.

Siz müziği ne şekilde dinliyorsunuz? Internet üzerinden müzik dinleten Spotify, Deezer gibi platformlar, mp3’ler ne kadar dahil oldu hayatınıza?

Müziği her ortamdan takip ediyoruz. Ama yeni müzik keşfetme şeklimiz hala eski usûl, yani arkadaş tavsiyesi.Müzisyenler arasında tavsiyeler çok oluyor. Dinleyebildigimden daha hızlı büyüyen bir listem var.

Hazır bahsi geçmişken sormak isterim, sizin de albümünüz Spotify vb. platformlarda mevcut, artıları ve eksileri neler sizce bunların?

Genelde müzisyenlerin önceliği dinleyici kitlelerine ulaşmak. Bu platformlar onu sağlıyor. İnternetin yoğun kullanımı ile müzik piyasasının kuralları da değişti tabii. Müzisyenlere kalan pay adil mi? Büyük ihtimalle değil. Ama bu yeni bir durum değil. Müzik piyasasının sadece büyük plak şirketleri ile yönetildiği dönemlerde de muhtemelen müzisyenlere kalan pay adil değildi. İnternet ile sadece aktörler değişti.

 

 

*Daha Önce Akşam Cumartesi’de yayımlanmış röportajın epeyce genişletilmiş halidir.

No comments

Leave a reply