Röportaj // The Soft Moon: “İstanbul kendime verdiğim bir hediye”

0 Posted by - 10 September 2015 - RÖPORTAJ

Bahar aylarında yeni albümünü duyuran darkwave temsilcisi The Soft Moon iki yıl aradan sonra tekrar İstanbul’a uğramaya hazırlanıyor. Bu akşam Salon IKSV’de gerçekleşecek konser öncesi ekibin lideri Luis Vasquez ile Bekir Özgür Aybar görüştü.

Öncelikle yeni albümün “Deeper” için tebrikler. Neler hissediyorsun?
Teşekkürler. Her şey yolunda. Kafamın içinde dönüp duran ne varsa albüme bıraktım. Ortaya çıkan sonuçtan memnunum. İnsanların bu şarkıları sevdiğini görüyorum. Sanırım bu da albümün gücünü ve etkisini kanıtlayan bir unsur. Bu açıdan “Deeper” ile gurur duyuyorum.

Peki önceki albümlerine göre nasıl bir yol izledin burada? Bir dönüşüm ya da yeni bir derinlik arayışında bulundun mu?
Aslında her albüm benim hayatımdaki yeni bir bölümü ve dönüşümü temsil ediyor. Bu noktada gerçekten kendimi yaşlanmış hissettim. (Gülüşmeler) Aynı zamanda söz yazarı olarak evrimsel sürecimi de izleyebiliyorum. Bunlar sadece gözüme çarpan birkaç şey. Yeri gelmişken sana şunu da söyleyeyim. İnsan geçmişte nasıl düşündüğünü, nasıl hissettiğini şimdiki zamanla kıyas yapınca fark ediyor ve yıllar içindeki farklılıklarını, benzerliklerini rahatlıkla görebiliyor. Bu albüm üzerine çalışırken en çok bunu hissettim.

Söz yazarlığından konu açılmışken bir ek soru hakkımı kullanmak isterim. The Soft Moon albümlerinde sözleri genellikle bir sis perdesinin arkasından duyuyoruz. Bu yapıyla iletmek istediğin mesaj ne?
Aslında şarkı sözlerimin eskiye nazaran daha görünür olduğunu düşünüyorum. Geçmişte ise müziği ön planda tutarak duygularımı ifade etmeyi denedim. Sürekli aynı kelimeleri döndürerek şarkılarımı tamamlıyordum. Benzer kelimeleri ve cümleleri sürekli tekrarlamam alt metindeki mesajı daha da derinleştirme çabamdan kaynaklanıyordu. Bu yinelemeler bir anlamda o kelimeleri metaforlara dönüştürdü diyebilirim. Sonuçta ilk iki albümde yer alan şarkı sözlerim genellikle kaçış üzerineydi. Her kaçış tekrarlara sarılır. Şu anda ise gerçeklerle yüzleşebiliyorum, kaçmıyorum.

Seni müziğe bulaştıran kırılma neydi? Sadece The Soft Moon başlangıcını değil, o ilk işareti soruyorum.
11-12 yaşlarındaydım. Dedemin bana hediye ettiği ilk gitarımı elime aldığımdan beri hiç durmadan müzikle ilgiliyim. Zaten ondan sonra da hiçbir zaman durmadım. Çocukken yaratıcı olmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Bunu göstermek için de çok fazla çizimler yapıp boyama işleriyle uğraşırdım. Sanırım bu yüzden büyüdüğüm zaman ressam olmayı hayal ederdim. Şu anda da içinde yaratıcılık olan bir işle uğraştığımı düşünüyorum. Müzikle ilk tanıştığım an duygularımın harekete geçtiğini hissetmiştim. Hala hareket halindeler.

Görsel 1

Başlangıçtan The Soft Moon dönemine gelelim. Bu şarkılarda hayatın karanlık ve sert tarafıyla sıkı ilişkiler kuruyorsun. Bu etkileşimin çıkış noktası tam olarak ne?
Çocukluğumun geçtiği mahalle şiddete meyilli bir yerdi. Aynı zamanda ailemin yoksul olması ve kaldığımız yerin hüzünlü havası beni oldukça etkiledi. Aslında tüm bunlar gençken hayatın karanlık tarafını hissetmemi sağladı.

Bir röportajda bu yaşanmışlıkları şarkılarına aktardıkça rahatladığını söylüyorsun. O hatıraların etkisinden ne ölçüde kurtulabildin peki?
Doğruyu söylemek gerekirse hiç kurtulamadım. Duygusal olarak hala beni etkiliyorlar. Tüm bu yaşadıklarım benimle beraber hayatım boyunca devam etti çünkü. Yaratıcılık açısından hala cebelleştiğim bir durum bu. Karanlık tarafta rahat ve farklı bir evrende yaşamaktan keyif almadığımı söyleyemem, ancak bazen oradan uzaklaşmak istiyorum.

Video kliplerinden anlaşıldığı kadarıyla görsel yansımalara özen gösteriyorsun. Sence müzik ve görsellik arasında nasıl bir bağ var?
Kusursuz bir iletişimden bahsedebiliriz burada. Müzik ve görsellik bir amaç için birlikte çalışıyorlar. Biri olmadan ötekisini düşünemem bile. Benim şarkılarımda ifade etmeye çalıştıklarım müzikten de öte şeyler. Bu nedenle görsel öğelere de ihtiyaç duyuyorum. Hatta şarkı üretimde çoğu zaman aklımda hiç söz ve ritim yokken görsel bir işaretle yola çıkıyorum.

Türk saykodelik müziği hakkında bir yazını okudum geçenlerde. Uzun süredir takip ettiğini belirtiyorsun. Bu ilgin nasıl başladı?
Oakland’da arkadaşlarla değişik müzik türlerini araştırırken yakın bir dostum bana Selda Bağcan’ın bir albümünü gösterdi. Bu Türk Müziği ile ilk karşılaşmamdı. Üretilen soundu gerçekten çok sevdim ve müzikte bir sınırın olmadığını anladım. Sanırım bu etkileşim beni ‘70’lerin Türk rock dalgasını daha fazla incelemeye ve araştırmaya itti. Bazen bir şeye gerçekten derin ve yoğun bir şekilde bağlanırsın ve öyle hissedersin. İşte dinlediğim melodiler de daha önceden hiç duymadığım tarzda olmalarına karşın bende değişik duygular yarattı.

Şu an albüm sonrası tur devam ediyor sanırım. Konserlerdeki hava nasıl, her şey yolunda mı?
Evet. Şu an Berlin’deyim. Her şey güzel gidiyor. Bu yıl benim açımdan özellikle tur çok önemliydi. Geniş kalabalıklara ulaşmak için büyük bir fırsattı ve iyi değerlendirdiğimizi düşünüyorum. Primavera Sound’a ayrıca değinmeliyim. Sanırım günün ilk ışıklarına kadar çalmıştık. O anları asla unutmayacağım.

Bir önceki albümün Zeros’un hemen ardından gelmiştin İstanbul’a. Şimdi bir kez daha uğrayacaksın. Şehirle ve Babylon’da gerçekleşen o konserle ilgili aklında neler kaldı?

İstanbul’u gerçekten çok sevdim. Orada güzel şeyler bulduğumu hatırlıyorum. Hatta laf aramızda bir süre her şeye ara verip şehirde biraz daha kalmayı istedim. Sokaklarda yürüme şansım oldu. Kısa sürede elimden geldiği kadar keşfetmeye çalıştım yani. Hem o konsere çıkmak, hem de o şehrin içine dalmak kendime verdiğim bir hediye gibiydi. Bunun tekrar gerçekleşeceği için mutluyum.

*Bekir Özgür Aybar
‘ın bu röportajının kısa versiyonu BirGün gazetesinde yayınlanmıştır.

No comments

Leave a reply