Röportaj // Russell Crowe: “Yılmaz ve Cem gönüllü danışma kurulum oldu”

0 Posted by - 08 December 2014 - RÖPORTAJ

mtezYönetip oynadığı “Son Umut” filminin galası nedeniyle İstanbul’a gelen Russell Crowe rol arkadaşları Cem Yılmaz ve Yılmaz Erdoğan için “Filmdeki kültürel duyarlılıkların oluşmasına yardımcı oldular. İkisi de gönüllü danışma kurulum olarak çalıştı” diyor.

Russell Crowe’un yönetip oynadığı “Son Umut/ The Water Diviner” filmini seyrettikten sonra duyduğum ilk yorumlar arasında belki en çarpıcısı şuydu: “Valla bizim ne hissettiğimizi de anlatmaya çalışmışlar.” Türklerin Batı gözüyle çekilen tarihi filmlerdeki yeri büyük ölçüde “Allah Allah” diye saldıran, pos bıyıklı barbarlar düzeyinde. Bu filmde bu yok. Empati kuran bir göz var. En azından Türkler ve Anzak halkları açısından durum bu. Yunanlar ve İngilizler biraz kızacaklar ama olsun biz çok canavarlaştırıldık, şimdi onlar düşünsün…

Çanakkale Savaşı’ndan sonra bir daha haber alamadığı üç oğlunun izini bulmak için Türkiye’nin yolunu tutan Avustralyalı bir babanın öyküsünü anlatan “Son Umut”un galası için İstanbul’a gelen Crowe bu duruma ilişkin soruyu “Bizim derdimiz Yunan bakış açısını kötülemek değil ama hikayemizin içinden bakıldığında onlar böyle görülüyor” şeklinde yanıtladı.

Gözlemim şu ki Russell Crowe, Cem Yılmaz ve Yılmaz Erdoğan bayağı canciğer kanka olmuşlar.
40 yıllık mahalle arkadaşı gibi espriler, muhabbetler… Olga Kurylenko onlara ayak uyduruyor. Belçim Erdoğan’dan yardım aldığını söyledi rolüyle ilgili. Cem Yılmaz’lada araları iyiydi.

Yılmaz Erdoğan’ın rolü ve performansı etkileyici ve şu anda Avustralya’nın Oscar’ı olarak kabul gören Australian Academy of Cinema and Television Arts ödülüne En İyi Yardımcı Oyuncu dalında aday gösterilmiş bile. Crowe’dan “Uzun zaman sonra kendime çırağı olabileceğim bir usta buldum” diye söz etti.
Bu dörtlüyle sohbetimizin ilginç bulabileceğiniz kısımları şöyle…

-Filmin kişisel açıdan önemi nedir sizin için? Neyi başarmak için yola çıktınız?

Russell Crowe:Avustralya’da, bu genç yaşta canlarını feda eden insanlara karşı büyük bir saygı vardır. Ancak bizim bu olaya çok tek taraflı bir bakış açımız var. Senaryoyu okuduğumda bu tek yönlü bakış açısından dolayı utandım. bugüne kadar bu hadiseyi hiçbir zaman Türk tarafının gözünden görmediğimi, bu şekilde düşünmediğimi fark ettim. Onlarda genç insanlarını kurban vermişlerdi. Üstelik bunu düşünen Avustralya’daki tek insan ben değildim. Geçmişte bu meseleyi işleyen pek çok film izledik. Genç insanların fedakarlıkları ve kahramanlıkları üzerineydi bu filmler. Ama bu senaryo fazlasını içeriyordu. Farklı bakış açıları vardı. Bir işgal kuvvetinin parçası olmak bir tarafta, işgal edilen ülkenin parçası olmak başka bir tarafta. Bunu okurken kendimi yenilenmiş, aydınlanmış ve önemli hissettim. Sorumluluk almak ve bu hikayenin bir parçası olmak istedim.

-Anzak Koyu’nda her yıl yapılan Şafak Ayini’ne katıldınız mı hiç?

Russell C.:Hayır törende bulunmadım. Ama film için Türkiye’ye ilk kez geldiğimde, galiba iki yıl kadar önceydi, Anzak Koyu’na gittim. Şafakta bir teknenin içinde koyu dolaştım. Çok duygusal bir deneyim yaşadım. 1915’te genç insanlar burada hayatlarını vermişlerdi. Onların hislerini anlamaya çalıştım. Türkiye’de ayak bastığım ilk toprak parçası Anzak Koyu oldu.

Cem Yılmaz:Tam olarak filmde çocuklarını aramaya Çanakkale’ye gelen Joshua Connor karakterinin yaptığı gibi. O da denizden geliyor.

Russell C.:Gerçi Connor önce İstanbul’a gidiyor ama çocuklarını aramak için Çanakkale’ye ilk gidişindeki denizden geçiş anı benzer gerçekten.

-Bu filmle Türk insanının ne hissettiğini anlamış, Türklerin kalbine giden yolu bulmuş gibisiniz. Cem Yılmaz ve Yılmaz Erdoğan’ın yardımı oldu mu?

Russell C.:İkisi de kendi geçmişleri bulunan donanımlı kişiler. Elbette onlarla konuştum. Onların bakış açılarını dinledim. İkisi de bu konuda çok yardımseverdi. Özellikle filmdeki kültürel duyarlılıkların oluşması konusunda yardımcı oldular. Gerçekten doğru yerde duran bir film yapmaya özen gösterdim. Yılmaz ve Cem, ikisi de benim gönüllü danışma kurulum olarak çalıştılar.

-Türk ve Osmanlı tarihiyle ilgili kimlere danıştınız?

Russell C.:İki senaristimizin de (Andrew Knight ve Andrew Anastasios) eşleri Avustralyalı Türkler. Onlar senaryonun yazım sürecinde ciddi araştırmalar yaptılar. Elbette eşlerinin Türk olmasının da onlara pek çok konuda faydası dokundu.

-Bir örnek verebilir misiniz?

Russell C.:Mesela filmde Rus kadının Türk arkadaşıyla mutfakta çene çalarken hamurdan müstehcen bir şekil yaptığı ve gülüştükleri sahneyi koymadan önce senaristlere sordum. Türk kadınları aralarında böyle konular konuşabilirler miydi? Onlar da eşleriyle tartıştılar. Kadın kadına konuştuklarında bunun olabileceğini anlattılar. Biz de sahneye dokunmadık. Yani senaryodan bana, filmden de size geçen bakış açısının oluşmasında senaristlerimizin ve Türk eşlerinin katkısı var.

-Geçen yüzyılın başında Türk kadını olmak nasıl bir hismiş?

Olga Kurylenko:Tamamen farklı bir dünya. Rolüm araştırma yapmamı gerektiriyordu ve bu benim için yeni şeyler öğrenmek adına önemli bir fırsat oldu. Birçok belgesel seyrettim. Bulabildiğim makaleleri okudum. Youtube’da ne bulduysam izlemeye çalıştım. Türkiye’ye geldim. Türk kadınlarıyla konuştum. Bu kültürün kadınlardan ne beklediğini anlamaya çalıştım. Özellikle karakterimin yaşadığı dönem ve şartlarda bunun ne olduğunu bulmak istedim. Türk kadınının tepkilerine odaklandım. Bunun için Türkçe öğrendim. Başta çekindim ama Russell öğrenmem gerektiğini söyledi.

-Zorlandınız mı?

Olga K.:Başta karakterimin repliklerine odaklandım. Doğru telaffuz etmeye çalıştım. Ne dediğimi bilmiyordum bile. Sonra söylediklerimi anlamaya başladım. Hatta bazı sahnelerin çekimi bittiğinde setteki Türkler etkilenip alkışlamaya başladı. Nasıl hissettiğimi sordunuz. Gerçekten Türk gibi hissettim, Türkçe oynadım. En zor gelen şey Türkçenin cümle yapısıydı. Her şeyi ters söylüyorsunuz. Fiil en sonda.

-Bize normal geliyor.

Yılmaz Erdoğan: Evet, hadi bakalım. Sorun sende, normali bu.

Cem Y.:Kostümler ve tarihi ortamın kusursuz bir şekilde oluşturulması da Olga’ya çok yardım etti. Sidney’deki set çok gerçekti. Filmin oryantalist bir bakış açısına düşme ve o dönemin Türkiye’sini abartılı biçimde yansıtma tehlikesi vardı. Bu hataya düşülmedi.

Russell C.:Fazla fantezi filmin vurgusunu etkilerdi. Bunu yapmamaya özen gösterdik.

-Uluslararası camiada nasıl tepkiler bekliyorsunuz?

Russell C.: Benim için öncelikli olan Avustralya, Yeni Zelanda ve Türkiye’deki insanların neler düşüneceği, nasıl tepki vereceği. Bunun dışında kalan seyirci daha sonra geliyor. Filmin Avustralya ve Türkiye’de dünyadan önce vizyona girmesi benim için önemliydi. Bu bizim hikayemiz, bizim paylaştığımız bir deneyim. Dünyayı dolaşıp bu hikayeyi Fransızlara, Amerikalılara ve diğerlerine anlatmaya çalışacağım. Ama benim için hikaye Yeni Zelanda, Avustralya ve Türkiye insanına aittir. Bizim hikayemizdir. Umarım insanlar bu filmi kalpten duygularla, içtenlikle yaptığımızı anlarlar. Bu film geçmişimizle ilgili olduğu kadar geleceğimizle de ilgili.

-Daha önce de tarihi karakterler canlandırdınız. Tarihe özel bir ilginiz var mı?

Russell C.:Var. Tarih her zaman ilgimi çekmiştir.

-En fazla ilginizi çeken yönü nedir tarihin?

Russell C.:Öğrenecek o kadar çok şey var ki. Bugün mesela oradaki savaşta hayatını kaybetmiş genç bir askeri alıp hayata döndürsen ve bak aradan 100 yıl geçti, biz hâlâ birbirimizle savaşıyoruz desen, ne düşünürdü? Pek iyi hissetmezdi herhalde.

-Bu film uluslararası camianın Türk insanına bakışını etkiler mi sizce?

Yılmaz E.:Böyle bir tarihi olaya getirilen objektif bakış açısının herkese çok faydası olur. Bu film taraf tutmakla ilgili değil, objektif olmakla ilgili. Gerçekleri yansız bir şekilde ortaya koymak herkes için önemli olmalı.

Mehmet Tez – Milliyet

No comments

Leave a reply